‘İBRAHİMİ DİNLER/ÜÇ DİN’ DENİLMESİ İSLAM’I ‘REFORME’ OLUYOR
Bilim’in “din” olduğu tartışmalardan çıkmıştır…
Bilimsel gelişmelerin Evren Sistemi’nin bir ‘ilk başlangıcı’nın (yaradılışının) olduğunu ortaya koymasından önce ünlü materyalist felsefeci Georges Politzer; “Evren yaratılmış bir şey değildir. Eğer yaratılmış olsaydı, o takdirde, evrenin Tanrı tarafından belli bir anda yaratılmış olması ve evrenin yoktan var edilmiş olması gerekirdi. Yaratılışı kabul edebilmek için, her şeyden önce evrenin varolmadığı bir an’ın varlığını, sonra da hiçlikten (yokluktan) bir şeyin çıkmış olduğunu kabul etmek gerekir. Bu ise bilimin kabul edemeyeceği bir şeydir.” diyordu (1). Tanrıtanımaz adam, kendisinin kabul etmediği gerçeği, bilimin de kabul etmeyeceğini zannediyordu. Oysa, ‘Gerçek Bilim’, tanrıtanımazların, “Eğer öyle olsaydı bir Yaratıcı olduğunu kabul etmek gerekirdi” dedikleri gerçeği, yani Kainatın Yaratılmış olduğu gerçeğini kesinleştirmiş bulunuyor.
Henüz daha “gün” ya da “dün” ya da “bir an” bile yokken, yani “hiçbir şey yokken”, “yokluk’tan” aniden her şeyin (Evrenin/Kainatın) ortaya çıktığını ortaya koymuş bulunuyor. “Evren bir patlamadan (Büyük Patlama ile) yaratılmıştı, her zaman var değildi.” (2). Genişleyen Evren aniden yaratıldı (3). Evren Sistemi’mizin, geçmişte “yok iken” bir “an” da, aniden ortaya çıkan bir ‘Büyük Patlama’ ile varolduğu öngörüsü, bilim tarafından pek çok deney, gözlem ve hesapla doğrulanmıştır. Bunlar, “Genişleyen Evren, Kozmik Arka Alan Radyasyonu (evrenin paleontolojik fosili), Evrendeki hafif elementlerin kimyasal çeşitliliği, Olbers Paradoksu, Mikro Dalga Arka Alanda Buruşukluklar.” olmaktadır (4). Bu durumda, ‘Evren Yaratılmamıştır’ demenin ‘bilimdışılık’, dinin önermesi olan “Evren Yaratılmış”tır demenin ise, “bilimsellik” olduğu kesinleşmiş bulunuyor.
Adına, “İster Evrenin Başlangıcı, isterseniz Yaradılışı deyiverin, 20’nci yüzyılın ilminin ‘Yaratılışı’ kesinleştirmesinden sonra, 21’nci yüzyılın ilmi de dev bir deneye imza atıyor, ‘Yaratılışın’ başlangıcında neler olduğunu araştırıyor; enerjinin maddeye dönüşmesini sağladığı düşünülen ve ‘Tanrı Parçacığı (Higgs parçacığı)’ olarak adlandırılan atomaltı parçacığın peşinden koşuyor (5). ‘Gerçek Bilim’in “din” olduğu tartışmalardan artık çıkmış bulunuyor.
Gerçek Bilim’in din olduğu tartışmalardan çıkmış olduğuna göre artık, yeryüzünde yaşadığı söz edilen din/lerden hangisinin ‘gerçek din’ olduğunun ya da kaç din olduğunun ortaya koyulması gerekiyor…
* * *
‘Gerçek Din’ İslam’dır, ‘Üç Din’ denilemez…
‘Tek tanrılı’ din olarak ‘üç din’den söz ediliyor. Musevilik, Hıristiyanlık, İslam olarak tanımlanan bu din/lerin, ‘inanç’ esaslarını kendi kitapları ortaya koyuyor. Museviliğin kutsal kitabı Kitab-ı Mukaddes (Eski Ahid) oluyor. Hıristiyanlığın kitabı ise Kitab-ı Mukaddes’e bazı ekler yapmak suretiyle kabul edilen Yeni Ahid (resmi Dört İncil) oluyor. Kur’an-ı Kerim ise, İslam Dini’nin kutsal kitabı oluyor.
Söz edilen bu ‘üç din’in (!) mensupları tabii ki kendi kitaplarını ‘ilahi belge/kutsal’ olarak kabul ediyor. Ünvanı ne olursa olsun da olsun herhangi biri, ‘Üç din’ var dediğinde, Eski-Yeni Ahid (Tevrat ve İnciller) ile, Kur’an-ı Kerim-in birbirlerinden farklı olmadığını söylemiş oluyor...
Peki de gerçekte öyle mi? Kutsal olan, insanüstü olması gerektiğine göre ‘Üç kitap’ da kutsal mı? Ya da gerçekte ‘üç din’ mi var oluyor? Yazı alanımız ölçüsünde bunu cevaplamaya çalışacağım…
Musevilik, kendinden sonraki Hıristiyanlığı (kendi kitabından sonra herhangi bir kitabın nazil olduğunu) kabul etmiyor. Hıristiyanlık da, Kur’an-ı Kerim’i sonradan nazil olmuş (ilahi) bir kitap olarak kabul etmiyor. Musevilik ve Hıristiyanlık her ikisi birlikte, kendinden sonraki İslam dinini ‘ilahi din’ olarak kabul etmiyor. İslam dini için ‘Muhammed dini’ ya da ‘Muhammediler’ tanımlaması yapılıp, geçmişten günümüze kadar kullanılageliyor. ‘Muhammediler’ denilmekle de, İslam dininin ‘ilahi (insan üstü) olmadığı’, ‘insan eseri’ olduğu, İslam esaslarının Hz.Peygamber tarafından yazıldığı öngörülüyor. İslam dini geleneği ise, kendinden önce gelmiş Hıristiyanlık ve Museviliği, ‘ilahi niteliği bozulmuş (muharref)’ dinler olarak kabul ediyor. Geldiğimiz bu noktada aradığımız cevabın sorusunu tekrarlıyoruz: Gerçekte ‘Üç din’ mi var?..
İşte… Musevilik, Hıristiyanlık ve İslam’dan hangisinin ‘ilahi niteliğini’ koruyor olduğu sorusunun cevabı, yeryüzünde bugün kaç din (?) olup olmadığının ya da ‘üç din’ olup olmadığının cevabını da ortaya koyacaktır.
Hâl bu olunca da, aradığımız cevabı; -Din nedir (?) sorusunun cevabı ile bulmaya başlayalım. Türk Dil Kurumu Türkçe Sözlüğüne göre Din, insanüstü bir varlığa (tanrıya) tapınmayı sistemleştiren toplumsal bir kurumun adıdır. Diyanet İşleri Başkanlığının Web Sitesi’nde verilen bilgiye göre ise, ilahî kanunlar bütünü oluyor. Nereye bakarsak da bakalım, ‘Din’ olanın, “insani olmaması, insanüstü olması” gerekli, ‘ilahi olması’ zorunluluk olarak karşımıza çıkıyor…
Vardığımız bu noktada, “insani olan” ile “insanüstü olan” arasındaki farkı da, ‘din ile bilim’ arasındaki ilişki ile ortaya koymaya çalışalım…
Tarihsel olana baktığımızda, Batı’da, özellikle 19’ncu yüzyıldan beri bilim adamlarının değerlendirdikleri konulardan birisi hiç kuşkusuz din-bilim çatışması olmuştur. Bu ‘çatışmada’ kastedilen ‘din/ler’, İslam dini değil, Musevilik ve Hıristiyanlık oluyor. Musevilik ve Hıristiyanlığın kutsal kitapları olan Tevrat ve İncillerde yer alan arkeoloji, antropoloji, jeoloji, kozmoloji gibi müsbet bilim dalları ile çelişen haberler, ‘din-bilim’ çatışması denen şey oluyor…
Peki de bu neden olmuştur/oluyor? Ya da Evren Sistemi’ni bir “Yaratıcı”nın yarattığını (dini olanı) kabul ettiğimizde, bilimin ortaya koyacağı önermelerin Evrenin içersinde kalması, yani bilimin din dışına çıkamayacağı zorunluluk olacağına göre, ‘bilim ile din’ neden çatışsın ki? Yaratıcı olanın ilmi denilebilecek ‘dini bildiriler’ “kesinleşmiş” bilim önermelerini kuşatacağına göre, bu neden olsun ki? Ya da şöyle sorabiliriz: Bilim ile çatışıyor denilen “dini önermeler”, acaba “ilahi (dini) olmayan” haberler mi oluyor?..
Bu cevabı bulabilmek için Eski-Yeni Ahid’deki (Tevrat ve İncillerdeki) bazı haberler ile, müsbet ilmin aynı konudaki öngörülerini karşılaştırmamız yeterli olacaktır. Mesela da, “Evrenin Yaratılışı”, “Dünyanın (-Evrenin) yaratıldığı Tarih ve İnsanın Dünyaya Ayak Bastığı Tarih”, “Nuh Tufanı” konusunda ‘dini’ denilen haberlerden gelen bilgilerin, ‘bilim/ilim’ dediğimiz ‘tamamen kesinleşmiş ilmi değerler’ karşısındaki durumu nedir ona bakacağız...
Bunu yaptığımızda, Eski-Yeni Ahid’te Evrenin Yaratılışı, bildiğimiz hafta günlerinden 6 gün olarak haber verildiği görülüyor. İsterse 13,5 milyar yıl yaşındaki Evren Sistemi’mizin yaratılışı sözkonusu edilsin, isterse de bu Evren içersinde minnacık bir nokta olarak bulunan 4,6 milyar yıl yaşındaki dünyamızın yaratılması sözkonusu edilsin, her ikisinin de bildiğimiz hafta günlerindeki (Pazartesi, Salı…vb. ) 24 saatlik “gün” cinsinden 6 gün de yaratılması sözkonusu edilemez. Çünkü, böyle bir iddia, kesinleşmiş bilim açısından kabul edilebilir olamaz.
Kur’an-ı Kerim’in bildirdiği gün/yevm ise, Eski-Yeni Ahid’te yer alan kıssada bildirilen 24 saatlik zaman dilimi olan günler; Pazartesi, Salı… günleri gibi bildiğimiz hafta günlerinden “altı gün” değil, uzun devirler (uzun zaman dilimi) anlamında oluyor (6). Bu örnekten anlaşılabileceği gibi de, ‘din-bilim çatışması’ denilen şey, bilim ile Kur’an-ı Kerim (İslam) arasında değil, bilim ile Eski-Yeni Ahid (Tevrat ve İnciller) arasında yaşandı, yaşanıyor.
Kitab-ı Mukaddes (Tevrat ve İnciller) denilen eserden beslenen ünlü teorik fizikçi/matematikçi Stephan Hawking’ın, “Aziz Augustine Evrenin Yaratılış tarihi olarak Tevrat’a dayanarak İ.Ö.5000 yılını kabul etti. İlginçtir ki bu tarihi, arkeologların uygarlığın gerçekten başladığı çağ olarak söyledikleri son Buzul Çağının bitiminden -yaklaşık İ.Ö.10.000- o kadar uzak değildir.” açıklamasında görülebileceği gibi de (7), iki ayrı bilimdışılık sözkonusu olabiliyor. Bunlardan biri, Eski-Yeni Ahid’den, Evrenin Yaratılış tarihi olarak bildirilen M.Ö.5000 tarihi ile, bilimin “evrenin doğum yaşı” olarak verdiği 13,5 milyar yıl arasındaki korkunç zıtlık oluyor. Diğer yanlışlık ise, öngörülen M.Ö.5000 tarihinin, (evrimcilerin insanın birkaç milyon yıllık yaşı olduğu iddialarını bir tarafa bırakırsak) bilimin insanın yeryüzüne ayak bastığı tarih olarak ortaya koyduğu yaklaşık M.Ö.10.000’den bile küçük olması oluyor.
Bu durumda sorun şu oluyor ki, Tevrat ve İncillerin kainatın, yaklaşık M.Ö.5000 (-5761) yıl yaşı (mesela), Konya ilimiz sınırları içersinde bulunup da M.Ö.6500’e tarihlenen antik kent Çatalhöyük’te insanlar yaşarken, daha Evren/kainat doğmamıştı iddiası ileri sürülmüş oluyor. Mesela da, yaklaşık M.Ö.9500’ler tarihlenebilen Lût Gölü kıyısındaki antik kent Jericho’da insanlar yaşarken Dünya/Evren henüz doğmamıştı denilmek isteniyor. İşte, dini (ilahi) denilen Eski-Yeni Ahid (Tevrat ve İnciller) haberi aynen bu iddiayı ileri sürmüş oluyor. İnsanoğlu Jericho’da (M.Ö.9500’ler), Suriye’deki Hureyra’da (M.Ö.8500) Çatalhöyük’te (M.Ö.6500), Irak-İran Zağrosları’nda (M.Ö.8000-5000’ler arasında) kurulmuş çeşitli yerleşim birimlerinde (8) yeryüzü yaşamlarını sürdürürken, Tevrat ve İncillerin öngörüsü, bırakın insanı veya dünyayı, Evrenin ortaya çıkmadığını ileri sürüyor. Dahası, insanın yeryüzüne ayak bastığı tarih konusunda Kitab-ı Mukaddes’teki insanın aslını (Adem’in yaratılışını), İsa’dan yaklaşık otuzyedi asır önceye (M.Ö.3700’e) alan rakamlı tarihler ve soy kütükleri haberleri de doğru olmuyor. İncillere baktığımızda da, Hz.İsa’nın soy kütüğü konusunda Matta İncili, Luka İnciliyle çelişmekte; Luka’da ise, insanın dünyadaki yaşı konusunda çağdaş bilimler ile gerçek bir uyuşmazlık görülebiliyor (9). Bu örneklemelerde, din-bilim çatışması denilen şeyin, bilim ile Yahudilik-Hıristiyanlık (Eski-Yeni Ahid) arasında olduğu, bilim ile Kur’an arasında yaşanmadığı da kesin oluyor.
Batılı bilim insanının “dini” olan ile yaşadığı bir başka çatışma (kutsal olmama) konusu da, Nuh Tufanı konusu oluyor. Tevrat ve İncillerden gelen haberlerde, “Nuh Tufanın bütün Dünyayı kapladığı” haberi bulunuyor. Oysa, Dünyanın tüm tarihinde dünya çapında bir Tufanın yaşanmadığı bilimin kesinleşmiş gerçeği oluyor. Bilimsel olan ise, Kur’an’ın bildirdiği, yani Tufan hadisesinin bütün Dünyada değil, lokal bir alanda yaşandığı oluyor (10). Bu konuda da, Tevrat ve İncillerden gelen haberler bilimsel veriler ile çatışıyor, Kur’an’ın ise çatışması yine sözkonusu olmuyor.
Kabul edilmelidir ki de, kesinleşmiş bilimsel değerlerle uyuşmazlık hususu sadece ‘insan yapısı’ eserlerde olur, ilahi (din) olan da bu olmaması gerekiyor. Yaradan ile, O’nun ‘eseri (ilmi)’ olan bilimin çatışması sözkonusu olamayacağına, yani bilim ile çatışan haberler “Yaratıcı olanın haberi” olamayacağına göre, geriye şu gerçek kalıyor: Tevrat ve İncillerin haberlerindeki yanlışlıklar, insanların bu kitapları tahrif etmelerinden (yazmalarından) kaynaklanıyor.
İşte bu noktada ‘din’ tanımına, yani ‘din olan’ın “insanüstü (ilahi, kutsal)” olması gerektiği ölçüsüne dönersek de, ‘Üç din’den söz edilemeyeceği gerçeği ortaya çıkıyor. Din denilen Musevilik ve Hıristiyanlığın kitapları olan Tevrat ve İnciller ilahi olmayanı barındırdıkları için, ‘Üç din’ denilemeyeceği aşikar oluyor. Ya da Tevrat/İncillerin Kutsal olamayacağı kesin oluyor. Hâl bu olunca da, içersinde ‘bilimsel’ yanlışlık barındırmayan, Yaratıcı’dan nazil olduğu günden bugünedeğin değişmeden gelen ‘tek kutsal kitap’, Kur’an-ı Kerim; ‘tek/gerçek din’ de İslam dini oluyor…
Bu değerlendirmemizden maksadımız, Tevrat ve İnciller bağlılarını ‘incitmek değil, -Ben Müslümanlardanım diyen insanların, unvanları her ne olursa olsun ‘Üç din’ diyemeyeceklerini ortaya koymak maksadımız oluyor. ‘Üç din’ ya da İbrahimi Dinler denilmesi, her kim ne derse desin İSLAM’ı bozar, bozuyor…
* * *
‘İbrahimi Dinler’ denilmesi de İSLAM’ı bozar, bozuyor…
Köktendinci Protestanhıristiyanlık-Yahudiliğin ortak projesi olan ‘Büyük Ortadoğu Projesi’nin (BOP’un) başlangıç yılları 1990’larla birlikte bazı Müslümanlar arasında, Tevrat ve İncil aşkı (!) yaygınlaşmış bulunuyor. İslamdışı iki iddia, Mesih/Nüzül-isa ve Mehdi inancı’na sahip bu kişiler, Hıristiyanlık kitabı yazıp, anlatacağı konuya Tevrat ve İncillerden alıntılar yapıp, Kur’an-ı Kerim (Kutsal olan) ile, kutsal olmayanlar arasında paralellikler kuruyor. Kutsal olanın sadece Kur’an olduğu, diğerlerinin kutsal olamayacağı gerçeği kendilerine yetmediği görülüyor. Kur’an ile, Tevrat ve İncillerin aynileştirilmesi Müslümanın kucağına bomba olarak konulmuş bulunuyor…
Din olan ile olmayanlardan ‘Aşure’ yapanlar, Hz. İbrahim'in, ‘Üç semavi dinin (!)’ temelinde yer aldığını, yani Yahudilik, Hıristiyanlık ve İslam’ın “ortak atası” olduğunu ileri sürüyor. Fakat, ‘Üç din’ hurafesi gibi bu görüş de Kur’an açısından kabul edilebilir olmuyor. Çünkü, Hz.İbrahim’in dini ile Yahudi ve Hıristiyanların sahip oldukları inançların birbiri ile ilgisi olmadığı; Hz.İbrahim’in Müslümanların, Yahudilerin ve Hıristiyanların ortak sembolü olamayacağı zaten Kur’an ayeti oluyor:
“Ey ehl-i kitap (Hıristiyanlar ve Yahudiler)! Herbiriniz kendi yanlış inancına göre, İbrahim bizim dinimiz üzeredir, diyerek neden çekişip duruyorsunuz. Gerek İncil, gerek Tevrat ancak ondan sonra indirildi. Hal böyle iken, artık bizim dinimizde idi, diye iddianızın batıl olduğunu anlamaz mısınız?” / İmran (3) 65
“İbrahim ne bir Yahudi, ne de bir Hıristiyan idi. Fakat Allah’ı bir tanıyan gerçek bir müslümandı...” / İmran (3) 67
Dahası, Müslüman olan Hz.İbrahim’e tavsiye edilen dinin, kendinden çok önce yaşamış olan Hz.Nuh’a tavsiye edilen (indirilen) din olduğu da bildiriliyor:
“Şüphesiz İbrahim de onun (Nuh'un) milletinden idi.” / Saffat (37) 83
Hz.İbrahim, Hz.Nuh’dan sonra yaşadığına ve Hz.İbrahim’in dini; atası Hz.Nuh’un dini olduğuna göre (bu durumda); İslam, Hıristiyanlık ve Musevilik nasıl Hz.İbrahim de “ortak ata” olabiliyor? Aşağıdaki ayet ise, bunun mümkün olamayacağını, “İbrahimi Dinler” denilemeyeceğini de zaten gösteriyor:
“Dini ayakta tutun ve onda ayrılığa düşmeyin" diye Nuh'a tavsiye ettiğini, sana vahyettiğimizi, İbrahim'e, Musa'ya ve İsa'ya tavsiye ettiğimizi Allah size de din kıldı. Fakat kendilerini çağırdığın bu (din), Allah'a ortak koşanlara ağır geldi...” / Şura (42) 13
Hz.Nuh aleyhisselam Hz.İbrahim’den çok önce yaşadığı için de, Hz.İbrahim hem ‘dini’ yönden, hem de ‘peygamberlik soyu’ yönünden hiçbirşeyin (ilk’i) ortak atası, yani “Tevhid”in (gerçek Museviliğin, gerçek Hıristiyanlığın, İslam dininin) atası olamaz, olmuyor. Üstelik de, sözkonusu olabilecek “ortak ata”nın, bütün peygamberlerin ve insanlığın “ortak atası” olan Hz.Adem olduğu da zaten bildirilmiş bulunuyor:
“İşte bunlar, Allah'ın kendilerine nimetler verdiği peygamberlerden, Âdem'in soyundan, Nuh ile birlikte (gemide) taşıdıklarımızdan, İbrahim ve İsrail (Ya'kub) 'in soyundan, doğruya ulaştırdığımız ve seçkin kıldığımız kimselerdendir...” / Meryem (19) 58
Hz.İbrahim’in ‘ortak ata’ olamayacağı itiraz edilebilir (hiç) olmuyor. Hz.İbrahim sadece, risalet zincirinin “ara halkalarından” biri oluyor, ‘ortak ata’ hiç olmuyor. Fethullah Gülen Hocaefendi’nin, Harran’da düzenlenen Hz.İbrahim Sempozyumu’na gönderdiği tebrik mesajında; hepinizin malumu olduğu üzere, İslam'ın da, Hıristiyanlık ve Yahudiliğin de varıp dayandığı ana kaynak Hz. İbrahim’dir dediği söyleniyor olsa da (1), Hz.İbrahim, (orijinal halleri bulunan Yahudilik ve Hıristiyanlık dahi olsa, ki yok) Yahudiliğin, Hıristiyanlığın ve de İslamın ve de peygamberlerinin ‘ortak ata’sı olamaz, olmuyor. Zaten aşağıdaki ayet de, bunu bildiriyor:
Biz Nuh'a ve ondan sonraki peygamberlere vahyettiğimiz gibi sana da vahyettik. Ve (nitekim) İbrahim'e, İsmail'e, İshak'a, Yakub'a, esbâta (torunlara), İsa'ya, Eyyûb'e, Yunus'a, Harun'a ve Süleyman'a vahyettik. Davud'a da Zebûr'u verdik.” / Nisa (4) 163
Peki de, ayetlerin kesin olarak bildirdiği, Hz.İbrahim’in ‘ana/ortak kaynak’ olmadığı bilinmiyor mu? Ya da söz ettiğimiz Harran’da düzenlenen Hz.İbrahim Sempozyumu’nda, Kültürlerarası Diyalog Platformu Başkanı Prof.Dr.Mehmet Aydın’ın, “Hz. İbrahim bütün peygamberlerin atasıdır.” şeklindeki açıklaması (11) nasıl bir bilgisizlik (İslamdışılık) oluyor? Kültürlerarası Diyalog Platformu'nun Kültür Bakanlığı, Turizm Bakanlığı ve Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı'nın desteği ile organize ettiği Hz.İbrahim Sempozyumu'na katılan (Müslüman, Hıristiyan, Yahudi) misafirlerin yemek duasına, ‘Üç ayrı semavi dinin (!)’ diliyle ‘amin’ dedikten sonra söz alan Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı Başkanı Harun Tokak’ın, yaşattıkları olayı, “yeni bir medeniyetin doğuşu” olarak nitelendirmesi (12), biz Müslümanlar için İslam’dan başka medeniyet olamayacağına, doğmayacağına da göre, doğan hangi medeniyet oluyor? Ya da olan, kültürler karıştırıldığı için ‘medeniyetsizlik (karma medeniyet), yani ‘karma din’ olmuş olmuyor mu?..
Üç Din ya da İbrahimi Dinler denilmesi ile olan, İslam dininin din olmayan diğer öğretilerle Sentezi (karıştırılması) oluyor. “İslamın Tanrısı”nın, diğerlerinin tanrı olarak bildirdikleri ile aynı olmaması da zaten, ‘Üç Din’ veya ‘İbrahimi Dinler’ denilemeyeceğini ortaya koyuyor…
* * *
Erdoğan’ın Tanrısı ile, Bush’un ‘Tanrım dediği’ aynı olmuyor…
Kur’an-ı Kerim, İnciller ve Tevrat’ta kainat ‘yaratılmıştır’ haberi veriliyor. Bu haber ‘ortak gibi’ görünüyor diye, Kur’an-ı Kerim, İnciller ve Tevrat ile “ortak bağ mı” oluşturuyor (ortak gibi görünen 6 günde yaratışın, aynı olmadığını, gün kavramının farklı olması sebebiyle, anlatılan yaradılışın çok farklı olduğunu yukarıda açıklamıştık)? Her ‘Üç kitap’ “kainatın yaratılışından”, yani Yaratandan/Varedenden söz etti diye, her ‘Üç kitaptaki’ “Yaratıcı” aynı (Tanrı) mı oluyor? Ya da Kur’an’ın bildirdiği Tanrı ile, diğerlerinin bildirdiği tanrı/lar “ortak (aynı) tanrı mı” oluyor?..
Hatırlanırsa, AKP Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın, ABD Başkanı George W. Bush ile (New York'ta) yaptığı görüşmede, Irak konusunun yanı sıra, ilginç diyaloglar da yaşanmış, Bush Erdoğan'a, ‘Aramızda ortak bir bağ var. Siz de Allah'a inanıyorsunuz, ben de inanıyorum’ dediği basına yansımıştı (13). Peki de Bush ile Erdoğan’ın tanrısı ‘aynı tanrı’ mı oluyor?..
Fazla değil, birazcık İslam dinini bilenler, olamayacağını görebiliyor…
Bu gerçeği görmek istemeyenler (eğer aynı tanrı iddiasında iseler), o zaman şunu cevaplamalılar: İncillerin aşağıda bildirdiği tanrısının özellikleri, Kur’an’ın bildirdiği Tanrı’nın sıfatlarında (haşa) var mı oluyor?..
Yu.5: 19 ..Baba ne yaparsa Oğul da aynı şeyi yapar.
Yu.5: 20 Çünkü Baba Oğul'u sever ve yaptıklarının hepsini O'na gösterir...
Yu.5: 22 Baba kimseyi yargılamaz, bütün yargılama işini Oğul'a vermiştir.
Varolamayacağı, yukarıdaki İncil haberlerinde (Baba tanrı, Oğul İsa) net bir şekilde görülebildiğine göre, “aynı tanrı oluyor” diyenler “İslam dinini tahrip ediyor/lar” olmuyor mu? Bizce olan aynen bu oluyor…
Çünkü İslam dini, “Tanrınız Rab kenti elinize teslim edince, orada yaşayan bütün erkekleri kılıçtan geçirin. Kadınları, çocukları, hayvanları ve kentteki her şeyi yağmalayabilirsiniz. Tanrınızın size verdiği düşman malını kullanabilirsiniz. Yakınınızdaki milletlere ait olmayan sizden çok uzaktaki kentlerin tümüne böyle davranacaksınız” (Tesniye, 20; 13-15) anlayışına, Baba ile Oğul kelimelerinin hiçbir zaman Allah (c.c.) için kullanılmasına izin vermez, vermiyor. Ünlü İslam alimi Birûni’nin; Yahudilerde bir şeye mâlik ve sahip olmak anlamıyla, tanrılık için; kainatın idaresine karışmaya kudretli nefisler için kullanıldığı gibi, bunlar adına yapılan putlar, hükümdarlar, büyükler için de istiâere ve mecaz yoluyla da kullanılıyor derken, Hıristiyanlıktaki ‘Baba’, ‘Oğul’ kelimelerinin de, tanrı kelimesi gibi kullanıldığını zikrediyor olması da (14), İslamın Tanrısı ile, diğerlerinin tanrı dediklerinin aynı olmadığını, bunun iddia edilemeyeceğini ortaya koyuyor. Ya da, “RAB insanların yaptığı kenti ve kuleyi görmek için aşağı indi” haberindeki gibi (Tevrat/Tekvin/Yaratılış Kitabı 11)”, mekan içre olan bir tanrı anlayışı ile, İslamın mekandan münezzeh Tanrısının ilgisi olamaz, olmuyor. Aşağıdaki ayetler de zaten, anlamak isteyene gerçeği anlatıyor:
“O kendilerine kitab verilenlerden oldukları halde ne Allaha ne Âhıret gününe inanmıyan, Allahın ve Resulünün haram ettiğini haram tanımıyan, ve hak dinini din edinmiyen kimselere küçülmüş oldukları halde elden cizye verecekleri hale kadar harbedin” / Tevbe Sûresi (9) 29
“Yehudîler ‘Uzeyr Allahın oğlu’ dediler, Nesrânîler de !Mesîh Allâhın oğlu’ dediler, bu onların ağızlariyle söyledikleri sözleri ki önceden küfredenlerin sözlerine benzetiyorlar Allah kahredesiler nereden saptırılıyorlar?” / Tevbe Sûresi (9) 30
“Ahbarlarını, ruhbanlarını Allahdan başka rablar edindiler, Meryemin oğlu Mesîhi de, halbuki hepsi ancak bir ilâha ıbadet ile emrolunmuşlardır ki başka ilâh yok ancak o, tenzih o sübhana onların koştukları şirkten münezzehtir.” / Tevbe Sûresi (9) 31
Yahudiler ahbarlarını (alimlerini, hahamlarını), Hıristiyanlar da rahiplerini ve Meryemoğlu Mesih’i Allah’dan başka rabler edindiler. Hıristiyanların bir kısmının , “İsa, Allah’ın oğludur’; bir kısmının, ‘Allah, yalnız ve yalnız İsa’dır’ ya da ‘Allah üçün üçüncüsüdür’ deyip Teslis inancına sahip olmaları ve de Yahudilerin Hz.Üzeyir’in Allah’ın oğlu olduğunu iddia etmeleri ve hem Yahudilerin, hem de Hıristiyanların kendilerinin (haşa) Allah’ın oğulları olduklarını iddia etmeleri; ayrıca da bütün peygamberlere ve (gerçek) semavî kitaplara birden iman etmemeleri gibi, İslam inancı olmayan inançlara sahip olmaları sebebiyle de zaten, Bir ve Tek olan Allah’a iman da etmiş sayılmazlar zaten. Hıristiyan ve Yahudi olmayan, Müslüman olan Hz.İbrahim’in kavmine hitabı da farklılığı ortaya koyuyor:
“Sizin için güzel bir örnek İbrahim ile beraberindekiler de oldu: Vaktiyle onlar kavımlarına şöyle dediler: ‘Biz sizlerden ve Allahdan başka taptıklarınızdan beriyiz ve sizi tanımıyoruz, taki siz Allahın birliğine iyman edinciye kadar, sizinle aramızda ebedî buğz-u adavet başladı’…” / Mumtehine (60) 3
Kur’an-ı Kerim’in Tanrısı’nın, diğerlerinin tanrı denilenlerinden farklı olduğu, yani aynı olmadığı, kainatı yaratırken yorulup, yorulmama konusu ile de zaten anlaşılabiliyor:
“..biz gökleri yeri ve aralarındakileri altı günde yarattık; bize bir yorgunluk da dokunmadı.” / Kaf (50) 38
Ayette görüldüğü gibi de, gerçek (Kur’an-ı Kerim’in bildirdiği) ‘Tanrı’ olan ‘Allah’, diğer tanrı denilenlerden farklı olduğunu, kâinatı diğerlerinin yaptığı gibi bildiğimiz hafta günlerinden 6 gün’de değil, 6 uzun devirde yarattığını, bunu yaparken de “yorulmamış” olduğunu bildiriyor.
Kur’an’ın ‘Yaratanı/Tanrısı’ “yorulmazken”; Yahudilerin ve Hıristiyanların, yani Tevrat-İncillerin (Eski-Yeni Ahid) tanrısının yaratılışı “altı gün”de gerçekleştirdikten sonra yedinci gün olan Cumartesi günü, “yorulduğu için”, dinlenmesi de zaten, “aynı tanrının sözkonusu olmadığını” gösteriyor. Zaten de, Eski-Yeni Ahid’de Tanrı’ya izafe edilen “yorgunluk” halinin, ilahi bilgilerin insanlar eliyle değiştirilmesinin sonucu ortaya çıktığı da biliniyor: “M.Ö.6’ıncı yüzyıl din adamları, haftanın yedinci (Cumartesi) gününü dinlenme günü olarak geçirilmesini halkı teşvik etmek için, yaratılışı bu tarzda hikaye etme yoluna gitmişlerdi(r).” (15). Hâl bu olduğu için de, Tevrat ve İncillerin tanrısının, ilahi olmayan, yani ‘insani olan’ bir tanrı olduğu da anlaşılabiliyor.
Bu farkın ortaya çıkardığı bir başka gerçek ise, “yorulan tanrı”ya Tanrı denilemeyeceği, sadece Kur’an’ın Tanrısının (gerçek) Tanrı (Yaratıcı) olduğu, diğerlerinin olmadığı oluyor:
“İşte Rabbiniz Allah O'dur. O'ndan başka tanrı yoktur. O, her şeyin yaratıcısıdır...”
/ En’am (6) 102
İslam inancında “yorulan tanrı” sözkonusu edilemeyeceğine göre de, İslamın tanrısı ile diğerlerinin tanrısı aynıdır demek, en hafif deyimiyle, İslam dinine saldırı olur, başka bir şey olmaz, olmuyor…
* * *
İslam Dini Müslümanlar eliyle ‘reforme’ ediliyor…
İslam ile diğerleri arasında daha ‘ilk’te (esas’ta), yani Tanrı kavramında uyuşmazlık olunca da, İslam dininin, Yahudilik ve Hıristiyanlık ile başka bir şey de uyuşması da zaten sözkonusu olamaz, olmuyor. Zaten de, ‘Gerçek Tanrı’nın (İslamın Tanrısının) dışındaki tanrı denilenler, “ırkçı (evrensel olmayan) tanrı” olduğu için de, yeryüzünün hemen her tarafında vahşet sürüyor. Geçmişte Katolik Hıristiyanlığın yaptığını, 19’nucu yüzyıldan günümüze yapmakta olan İngiltere-ABD-İsrail’in; NATO’su, BM’si, AB’si ile Lübnan’da, Filistin’de, Afganistan’da, Irak’ta ve de Afrika dahil pek çok yerde yakıp yıkıp, çoluk çocuk, yaşlı genç demeden acımasızca öldürüyor olmasına da zaten, İslam’ın “Tanrısının” müsaade etmeyeceği de biliniyor. Sadece bu örnek bile, Kur’an’ın Tanrısı (İslam Dini bildirileri) ile, diğerlerinin tanrılarının (Yahudilik ve Hıristiyanlığın bildirilerinin) aynı (ortak) olamayacağını; İslam olan ile, olmayanlar arasında ‘ortak bağ’ kurulamayacağını gösteriyor.
Buradan bir parantez açarak belirtmek isterim ki; bütün insanlığı “aynı tanrı”, yani Allah yaratmıştır şeklindeki inancımızla, bizim burada tartıştığımız; Kur’an’ın Tanrısı ile, Tevrat ve İncillerin tanrısı aynı mıdır (?) sorunu farklı şeylerdir. Yani, tabii ki de Yahudileri, Hıristiyanları ve diğer insanları da Allah’ımız yaratmıştır ama, tartıştığımız bu değildir. Tartıştığımız, onların “tanrı dediklerinin” bizim (İslamın) “Tanrı” dediğimiz (dediği) olup olmadığı oluyor ki, bu inceliğe mutlaka dikkat edilmesi gerekiyor…
Kutsal/dinler denilenler (Muharref kitaplar) içersinde orijinal kalıntısı bazı doğruların bulunuyor olması durumu, tıpkı; Tek doğru/din olan İslam’da bulunan doğrulardan bazılarının, Marksizm felsefesinde de bulunabilir olması hâli gibi oluyor. Yani, İslam, Marksizmden önce ortaya çıktığı için, sonra ortaya çıkan Marksist felsefe de onun öngörülerinden bazısı, mesela da “sosyal adalet” ilkesi görülebiliyor. Fakat, böyle bir durum; Marksizmi “doğru yapmaz” yapmıyor ya da Marksizm ile İslam arasında “ortak bağ oluşturmaz”, oluşturmuyor...
İşte, Hz.Adem’den itibaren gelen Tevhid/Gerçek Dinin bazı doğrularının, bu orijinalin bozulması sonucu ortaya çıkan muharref öğretiler de görülmesinin sebebi de bunun gibi oluyor. Bugün Kutsal denilen (dinler) Tevrat ve İnciller (Yahudilik ve Hıristiyanlık) içersinde, orjinallerinden kalma “bazı doğruların” bulunabilir olması, sözkonusu kitapları/dinleri “kutsal/din” yapmayacağı gibi, bu durum aynı zamanda; Kur’an ile, Tevrat ve İnciller arasında “ortak bağ” da oluşturmaz, oluşturmuyor. Ayrıca da zaten, sayısız denilebilecek yanlışlık barındırma hâlleri de zaten onları kutsal (semavi) kitap/din yapmaz, yapmıyor.
Bu gerçekleri yok sayıp, yok “insan sevgisi”ymiş, yok bilmem ne sevgisi “ortakmış” gibi masalları bize kimse anlatmasın, olmuyor. Kur’an-ı Kerim’in Müslümanlardan inanılmasını istediği kutsal kitaplar da zaten, tarihsel olanlar; yani İslamdan önce indirilmiş, artık orjinali bulunmayan kitaplar oluyor, yoksa bugün ortalıkta kutsal (din) adı ile mevcut bulunan öğretiler olmuyor.
İşte, İslamın/İnsanın Gerçeği bu iken bazı Müslümanların, ‘Üç Din’den ya da ‘İbrahimi Dinler’den söz etmeleri, bilerek veya bilmeyerek, İslamın Müslümanlar eliyle reform edilmesi (Lightlaştırılması, Protestanlaştırılması) oluyor, başka bir şey olmaz, olmuyor… Buna zemin hazırlayan, İslam dışı Nüzül-i İsa iddiası ve Mehdi beklentisi, yani hacıyı hocayı yaşatan, ama İslamı yok eden (yanlış) tasavvuf anlayışı oluyor… Şahid ol Yâ Rab!..
Ahmet MUSAOĞLU / Günebakış, 13.01.2008
http://www.ahmetmusaoglu.com
http://www.ahmetmusaoglu.org



