ÇAĞRI... HER DEM ÇAĞRIM

 


Okumak için tıklayınız...

 

 

 

 

Üye Girişi

 

 

Haber Listesi

Haber listemize kaydolarak tüm yeniliklerimizden haberdar olabilirsiniz.

 

Efser Selâmet

Toplum'a Kampı

H.Nurcan Yazıcı

Karınca Kararınca

Taşkın Tuna

Gönül Kapısı

Nazan Buğday

Nazanca

Güzin Osmancık

Bab-ı Âlem

Esra Kılıç

Ma'cel

Ahmet Musaoğlu

İnsanın Gerçeği

Ölüm/üm üzerine

 

 

ÖLÜM/ÜM ÜZERİNE

 

Kesin olan bir şey var: Yaşam gezegenimiz Dünya da dahil; Güneşimizin, yıldızların, yıldız toplulukları olan galaksilerin içersinde bulunduğu evren/kainat sistemimizin ölecektir. Yazmak istediğim bu değil; insana ‘varlık ilkeleri’ni ‘unutmama tokadı’, kendisine getirme nasihati olan, ‘ölüm’...

Bize hiç uğramayacakmış gibi yaşayıp giderken ansızın bizi buluveriyor. Bazen bizim, bazen de bir yakınımızın kapısında... Geçen hafta bir arkadaşımızın annesinin ‘kapısını’ çaldığında çıktı karşımıza (!) ölüm... Ancak bu gibi hallerde zihnimizi kuşatır gibi oluyor. Hemen sonrasında da (-yeniden doğuş, yani yaşamın ikinci safhası sanki yaşanmayacakmış gibi), onu unutarak yeniden dönüyor yaşam/hayat denilen hadisenin “ilk safhası”nı sürdürmeye insanoğlu...

Oysa, güzel bir söz vardır: “Ölüm tepemizde öylece durur, tekrarlanan nakarattır. -Bir adam diğerini gömdükten sonra kendisi uzatılır ölüm yatağına. Ve bir diğeri de onu gömer; bunların hepsi kısacık bir zamana sığar”… Bu gerçeğe rağmen de insanoğlu, ‘ölümü (-doğuş için olduğunu)’ anlamaktan uzaktır. Bu anlayışsızlığın sebebi ‘inkâr’ından çok, yaşadığı ‘sahte kültür’ün getirdiği bilgisizliktir. Bilgi yoksunu olunduğu için de insanlar, ölümü; yaşamın dışındaki bir olgu olarak kabul etmektedirler. İnsanoğlu uzun zamandır ölüm ve yaşamı birbirinden ‘ilgisiz’ iki ayrı unsur olarak kabul ettiği için de, ölümü hatırlamak bile istememektedir. İçinden atamadığı ölüm korkusundan kurtulmak için de, onu unutmayı, yaşamı “tek safha” olarak yaşamayı tercih etmektedir. Hayat bu şekilde; insan ölümü yabanıllaştırmış, ölüm insana yabancılaşmış olarak yaşanılmaktadır.

Halbuki, insanoğlunun yeryüzüne “ilk ayak bastığı” dönemlerde ölüm insana ‘yabani’ değil, aksine ‘evcil’dir. Ölümün ‘evcil’ olması demek, insanın ölümden korkmayışı (onunla iç içe yaşaması) demektir. İnsanoğlunun, ‘Yaratıcısı’nın düzenlediği kozmosun (kainatın) ve onun içersinde yaşamakta olan ‘insan türü’nün, “ortak yazgısı”nın ‘ölüm (sonrasında insanoğlu için Diriliş)’ olduğunun, yani; “yaşamın/hayatın” ‘iki safha’ olduğunun insan tarafından “bilinçli” bir şekilde kabullenilişi olduğunu kastediyoruz. İnsanın, her an ölebileceğinin “şuurunda” olması hâlidir diyoruz...

Uzak geçmişte, insanlığın ilk dönemlerinde yaşanan hâl bu olduğu için insanoğlu, ölülerini evlerinin altına gömüyordu. Çünkü o dönemlerde ölüm insana, henüz yabanileşmemişti. Ne zaman ki ölüm ‘evcil’ olmaktan çıkıp insana yabanileşmeye başlayınca, bu defa insanlar ölülerini evlerinin altlarına değil, bahçelerine gömmeye, zaman içinde de, kendilerinden iyice uzaklaştırarak yaşadığı alanlar dışındaki mezarlıklara gömmeye başladılar. İnsanın, ürktüğü/korktuğu, yanına yaklaştırmak bile istemediği ‘yabanıl’ bir olgu hâlini almıştır artık ölüm. İnsanoğlunun ölümü yabanileştirmesi hâli de bu. Ölüm ile yaşamın/hayatın birbirinden uzaklaştırılması sonucu, insan ile ölüm arasında uzaklaşan (birbirine yabancılaşan) bir ilişki doğması da bu...

Günümüzde insandan neredeyse tamamen uzaklaştığı (!) için de, önemli oranda  insanın düşüncesi olmaktan çıkmıştır artık ölüm. Uzak geçmişteki varoluşunun aksine, evcillikten yabanıllığa dönüşmüş, vahşileşmiştir artık o. İnsanoğlunun, “ölümlü olduğunu hiç unutma” diyebileceğimiz bir ‘öncel uyarı’ sistemi olan ölümü hatırlatan hemen her şeyi hayatından çıkarması da bu.

Oysa, ‘ölüm’ ne görmezden gelinebilir, ne de unutulabilir bir şeydir. ‘Varlık İlkeleri’ne inanan insan için ise bir ‘(dirilişe) geçiştir. ‘Yaratan’a uzanacak vuslatın ara istasyonudur o. Bu sebeple, kendisine yabancılaşmış bulunan ölümü yeniden hayatına almak, geçmişte olduğu gibi onunla yine iç içe (!) yaşamak zorundadır insan.

Fakat ne yazık ki de, görünen hâl, ölüme yabancılaşmış olarak yaşanılıyor olunduğudur. Ölümü yabanileştirdiği için asıl kendisini yabanileştirdiğinin farkında  olamyan insan için, artık ölüm merasimleri de, samimiyetsizliğin sergilendiği mekanlar oluyor. Cenaze merasimlerine gelen önemli orandaki samimiyetsiz insan; kimin ağlayıp ağlamadığı, kimlerin çelenk gönderip göndermediği yada merasime gelenlerin azlığı veya çokluğu yada zengin ile fakir merasimleri arasındaki farkı değerlendirmek ile meşgul oluyor. Tabii ki de, ‘merasimciler’ arasında siyasiler de varsa (ki zaten başroldeler), ya siyasetin kendi yada hangi kuruma kimlerin atanacağı sorunu konuşuluyor. Hele bir de, cenaze sahibi bir siyasi ise, görün bakın kuyruğu, ‘ekmek kuyruğu’ gibi uzuyor!..

Söylemek istediğim kısaca şu: Günümüzde yaşanan cenaze merasimlerinde konuşması gereken ölüm, ‘susuyor’; cenazeye gelen ‘ölümsüzler/samimiyetsizler’ konuşuyor. Yabanileşmiş insan ‘ölümü susturuyor’, kendisi (ölmeyecekmiş gibi) konuşuyor.

Oysa hiç olmazsa ölüm alanlarında konuşan (!) ‘ölüm’ olmalıdır. Varlık İlkeleri’ni unutan insana  hiç olmazsa o gün ‘ölüm’, bir nasihat/tokat olmalıdır. Ama olmuyor... Örnek insan Peygamberimizin: “Size iki nasihatçi bıraktım. Biri susar, diğeri konuşur. Susan nasihatçi ölüm, konuşan ise Kuran-ı Kerim’dirbuyruğundaki, her iki nasihatten uzaklaşılmış olunduğu için; ölüm hadiselerinin yaşandığı alanlar, “yabanileşen insanın” dedikodu yaptığı, cenaze sahiplerine de, -Bakın ben de ölünüzün defin merasimine geldim gösterisinde bulunduğu mekanlar olmaktadır…

Bu vesile ile belirtmek istediğim bir şey de şu: Her insan ölümü tadıcıdır (İmran-185) ayeti gereğince, ben de ölümü tadacağım. Ne zaman, nerede, nasıl bilemem... O gün geldiğinde, benim de yapılacak cenaze merasimimde; hayatımda bana, madden/manen zulûm yapan/arkadaş/dost bozuntularının orada bulunup da, -İyi insandı demelerini yada kültür adamı geçinen kültürsüzlerin, o gün benim için, -İyi yazar’dı demelerini istemiyor, onları şimdiden riyakârlar olarak ilân ediyorum.

Bu vesile ile belirtmek istediğim bir şey de şu: Her insan ölümü tadıcıdır (İmran-185) ayeti gereğince, ben de ölümü tadacağım. Ne zaman, nerede, nasıl bilemem... O gün geldiğinde, benim de yapılacak cenaze merasimimde; hayatımda bana, madden/manen zulûm yapan/arkadaş/dostların (!) orada bulunup da, -İyi insandı şeklinde konuşmalarını yada kültür adamı geçinen kültürsüzlerin, o gün benim için, -İyi yazar’dı demelerini istemiyor, onları şimdiden riyakârlar olarak ilân ediyorum. İnsana ancak ölüm gününde övgüler düzen ‘yabani insanlar’ın hiç olmazsa benim cenazemde görülmesini istemiyorum. Necip Fazıl rahmetlinin “inanmış dört adam” belirtmesi gibi, beni; yabani olmayan “dört insan” omuzlarına alsın, dualarını da esirgenmesinler yeter diyorum….

Yabanileştiğimiz/Yabanileştirdiğimiz için zorunlu kalmadıkça konuşmadığımız konu olan ölüm hadisesi, yaşamın “iki safha” olduğu bilimsel gerçeği gereğince de bir yokoluş değil, bir ‘yeniden doğuş’tur. Başta ölmüşlerim olmak üzere, ‘yeniden doğuş’ için ölen bütün mümin/müminata Allah’tan rahmet diliyorum...

…innâ lillâh ve innâ ileyhi râciûn:

    Biz Allah’tan geldik, Allah’a döneceğiz… (Hizmet: 15.08.2007)

 

                                                                      Ana Sayfa  Eserler   Yazar Hakkında   Basın Galerisi    Forum    Ziyaretçi Defter        Sunum İzle       İletişim