KIRK KATIR, KIRK SATIR
HÜKÜMETİM OLMADIĞI İÇİN
Ahmet MUSAOĞLU
Ahmet Musaoğlu
Ahmet Musaoğlu, 1950 yılında Trabzon'da doğdu. Karadeniz Teknik Üniversitesi, Mühendislik Mimarlık Fakültesi Jeoloji Bölümü'nden, Jeoloji Yüksek Mühendisi olarak mezun olduktan sonra, Ankara'da, "Maden Tetkik ve Araştırma Enstitüsü"nde göreve başladı. Daha sonra bu kurumun, "Trabzon Bölge Müdürlüğü"nde görev alan Musaoğlu, çeşitli projeleri ´Kamp (Proje) Şefi´ olarak gerçekleştirdikten sonra aynı kurumda, ´Maden Haklan ve Ruhsat Servis Şefliği´ ve ´Araştırma Plan Koordinasyon Başmühendisliği´ görevlerini sürdüren Yazar, 1998 yılı içerisinde kendi talebi üzerine, yürütmekte olduğu Başmühendislik görevinden istifa etmiş, bilahare 2002 Ocak ayı itibariyle de memuriyet hayatına son vermiş, emekli olmuştur.
Yazarın, çeşitli gazete ve dergilerde yayınlanmış farklı yazılarının yanında, “Tarihsel Bir Gerçek: Nuh (a.s.) Tufanı”, “İnsanoğluna Biçilen Yazgı: Uygarlığın Tarihi”, “Kendiliğinden Oluşa inanmak: Yaratılışın Altı Günü", “Ölüm Yeniden Doğuş İçin: Kıyamet” ve “Nuh’un Gemisi Avciları: Tufan Gemisi Cudi’de”, isimli beş kitap eseri yayınlanmış bulunmaktadır. Yazarın ayrıca, Adem Aleyhisselam ile Hz. MUHAMMED (S.a.v.) arasındaki baba-oğul ilişkisini kronolojik olarak da ortaya koyan “Peygamberler Şeceresi” isimli tablo eseri ile, söz konusu bu eserle uyumlu “Peygamberler (İnsanoğlunun) Tarihi” isimli bir başka tablo eseri de yayınlanmış bulunmaktadır.
Ayrıca da, Karadeniz Haber Gazetesi’denki haftalık yazıları “Osman ile Mozart: Hesap Lütfen” ismi ile kitap olarak yayınlanmış bulunmakatdır.
Hâlen, ´Türkiye İlim ve Edebiyat Eserleri Meslek Birliği (İLESAM)´ Trabzon İ1 Temsilciliği görevini de yürütmekte olan Yazar, ´bilim din´dir (Allah’ın sanatıdır)´ anlayışını sürdürmekte, çalışma alanındaki konuları, gazete yazıları ile veya yerel-bölgesel yayın yapan radyo-televizyon kuruluşlarında hazırladığı veya katıldığı programlar ile de okuyucularına ulaştırmaktadır. Yeni kitap çalışmalarını da sürdüren Musaoğlu, Trabzon’da bölgesel olarak yayımlanan ´Taka Gazetesi´ndeki ´İnsanın Gerçeği´ isimli köşesinde, siyasi ya da sosyo-kültürel yazılarını halen de sürdürmektedir.
Web Site : http://www.ahmetmusaoglu.org
İrtibat : amusaoglu@ahmetmusaoglu.org
- Birkaç söz ile....................................................................
BİRİNCİ BÖLÜM
Din ile başlayan kültürden ´büyü´lü kültürsüzlüğe
- Taşlar konuşmaya başladığı zaman.....................................
- Futbol-Büyü/İyi seyirler......................................................
İKİNCİ BÖLÜM
Yahudi-Türk/Müslüman prototipi üreti mi
- ´Uzaylı Meyveş Ana´ dolması yutulursa.............................
- Ölü bir kadını (Meyveş Nineyi) yalandan kurtarın..............
ÜÇÜNCÜ BÖLÜM
Kendinize bir ´Karga´ bulun demiştik
- Kippa ile Haç & Hilal, demiştik..........................................
- Rus Aşkı (!): Avrasyacılık ya da Gogol’un izinde (I)..........
- Rus Aşkı (!): Avrasyacılık ya da Gogol’un izinde (II).........
DÖRDÜNCÜ BÖLÜM
Değişeceklerine değiştiriyorlar
- Bir ülke savaşsız teslim alınıyor
- BOP’çu Tefsir, AB’ci Türban tavsiyesi-Başörtüsü gerçeği..
- Asıl şimdi gerekiyor............................................................
- Doğu Konferansı Girişimi ya da Yanardağla Servis............
BEŞİNCİ BÖLÜM
Bitmeyecek sürecek
- Medeniyetler Çatışması ne zaman biter...............................
ALTINCI BÖLÜM
Asıl tehlike bizden üreticiler!..bomba
- Bir Cumhuriyetimiz (!) daha oldu.......................................
- Sahte İslam ´Gerçek İslam´a karşı.......................................
- Takiyye de kime?...............................................................
- Futbol terörü değil ´kimlik kırılması´...................................
YEDİNCİ BÖLÜM
Yeni sömürgeler/Yeni Tanzimatçılar
- Yeni Sömürgecilik (Haçlılık) ..............................................
- ´2 T´ ya da taviz üstüne taviz..............................................
- Lahiyâ-i Ahmet Musaoğlu...................................................
SEKİZİNCİ BÖLÜM
Beynin kimden?
- ´Ata´ ismini geri ver!...........................................................
- Akıl çelenler, çalınan akıllar...............................................
- Müslümanlar (!) İslama ihanet ediyor
DOKUZUNCU BÖLÜM
‘Durun siz evlenemezsiniz’
diyecek babayiğitler gerekiyor
- ´Kırk Katır´ mı, ´Kırk Satır´ mı?..........................................
ONUNCU BÖLÜM
Milel ve Nihal ya da iyi kötü ayrımı
- Ve kalksın gözlerden perde!...............................................
- Neden bunu yapmadın?......................................................
ONBİRİNCİ BÖLÜM
Zeybekçe (!) isteniyor ´efelik´ istenmiyor
- ´Zeybek´çe ya da bir ´Karga´ gerek.....................................
- Ne ´Hatırlı Süttozu´dur ki....................................................
- Terörizmin Özgürlüğü.........................................................
- ´Sick Man´..........................................................................
ONİKİNCİ BÖLÜM
İslam ile yoğunlaşılacağına İslam sulandırılıyor
- ´Seninle sekiz dakika´ oldu.................................................
- İsmet Özel’in ´kuyu´luk yeni taşı........................................
- Kap kaç mı?/Milletin dinini geri verin (I)............................
- Gaza gelmemelisin/Milletin dinini geri verin (II).................
- Kadın/Cadı-İmam!..............................................................
ONÜÇÜNCÜ BÖLÜM
Başka devletin adamları!..
- Derin devlet!.......................................................................
- Derin devlet/Kurtarıcılık’....................................................
- AB (-ABD) bölücü ise, AB (-ABD) iştahı niye?..................
- Hükümetim olmadığı için....................................................
- AB’ciler kendilerini tutuklatmalı.........................................
SON BÖLÜM
İnsanın Gerçeği (Din/Bilim)
- ´Gerçek bilim´ dindir, diğeri bilimdışık...............................
- ´Gerçek din´ islamdır..........................................................
- Kıyamet çantası hazırlayalım desen....................................
Birkaç söz ile
Ülkemizde, ´bilgisizliğin´ ´bilgi´nin yerine ´değer ölçüsü´ olduğu bir toplumsal ´yapı´ yaşanıyor. Bu yapıda ´ölçü´, ´ölçüsüzlük´ olduğu için muhatabınıza ´doğru´yu sunsanız da sizi anlaması mümkün olmuyor. Çünkü, normal olan ´anormal´, anormal olan da ´normal´ gibi görünüyor. Bu sebeple, ´yaşanan hal´ kavranamıyor, her şey normal seyrinde gidiyor zannediliyor. Oysa, normal olan hemen hiçbir şey yok, anormal davranışlar normal, normal davranışlar da anormal olarak sürüyor. Bu sebeple de, kimse farkında bile olamıyor anormalliğin artık.
Hal bu olunca da, -Ben Müslümanım diyen bazı insanların, Kıyametçi ´Hıristiyan Siyonistler´in ´medeniyetler çatışması´ tezleri (inançları) gereği olarak sürdürmekte oldukları ´medeniyet (Batı-İslam) çatışması´nın tam göbeğinde yer alıyor olmaları; hem ´örnek model´, hem de ´koç boynuzu´ vazifesi görmeleri anlaşılamıyor. AB ve BOP (GOP) ile albayraksızlığa, marşsızlığa, bayramsızlığa (-kimliksizliğe) talip olup, ´milli (İslam) olanı´ yok ettiğinin farkında bile olamayanlar ne yazık ki de milleti oluşturuyor!
Bu durum, ´Çarpık Kültür´ün, yani kültürsüzlüğün, ´Popüler Kültür´ün, (bugün ki yanlış Popüler Kültür tanımlaması dışındaki tanımımla) “her dönemde doğru olan kültür”ün yerini alması sonucudur. Tabii ki de bu durum, ´iyi yatırımcı´ olunmadığının da göstergesi olmaktadır. Bu yüzden unutmamanız gereken şey: Ülkenize ya da kendinize yapacağınız ´en büyük yatırım´, halen mevcut halleriyle hemen her türlü ´avâm´a (halka) ve ´avârif´e (okumuşlara) sahip olmamanız olur. Yok eğer, ´biz iyi yatırımcıyız´ diyorsanız, size iyi ´kölelikler´de ya bizim gibi ´akıllarına mukayyed olanlar´ ne olacak? Palavra yutmakta ´iştahı açık´ olanlar, -Hadi size iyi yalancı dolmalar diyeceğim de, hem sizin çocuklarınızın, hem de bizim gibilerin çocuklarının geleceği ve de neredeyse beli iyice ´kırılmakta´ olan ´Milli (İslam) kimliğimiz´ ne olacak?
İşte, elinizdeki bu kitabı oluşturan yazılarım, bu endişenin getirdiği sorumluluk duygusuyla yazılmıştır. Trabzon’dan yayımlanan ´Karadeniz Haber Gazetesi´nde, ´İnsanın Gerçeği´ isimli köşemde 21 Ağustos 2002-01 Ocak 2003 ve de 22 Ocak 2004-12 Ağustos 2004 tarihleri arasında haftalık olarak çıkan yazılarım arasında görülebilen tarihsel kesiklik, ´kitap´ çalışmalarım sebebiyle zorunlu ara verme yüzünden ortaya çıkmış olup, bu sebeple kitap okuyucuya, sözkonusu tarihleri gösteren ´iki kısım´ atında sunulmuştur.
Kitabın ortaya çıkmasında, gezetesinde yazmamı ´ısrarla´ isteyerek beni onurlandıran, bu ısrarı ile de, ´yazarlık´ alanım dışındaki bir sahada eser vermeme sebep de olan Sayın Ahmet Sancak Beyefendi’ye, katkıları dolayısıyla da şükranlarımı arz ediyorum. Ayrıca da, Sayın Zeki Sancak Beyefendi başta olmak üzere, tüm ´Karadeniz Haber´ gazetesi çalışanlarına teşekkür ediyorum.
Ahmet MUSAOĞLU
20.01.2005 / Trabzon
BİRİNCİ BÖLÜM
Din ile başlayan kültürden
´büyü´lü kültürsüzlüğe
TAŞLAR KONUŞMAYA BAŞLADIĞI ZAMAN
(19 Ağustos 2004)
Arkeoloji alanındaki bulgulara göre ´insanlık kültürü´ Ortadoğu’da ortaya çıkmıştır. Bu kültür, ´İlk Anayurd´ MEKKE yöresindeki yaşamdan sonra çıkılan Filistin-Mısır bölgesi gelişmesi ile, sonrasında; Suriye-Anadolu-Irak ve İran Zağroslarında ve sonrasında da güneybatı İran’dan inilen Aşağı Mezopotamya’da (yaklaşık, M.Ö.10-5 bin yılları arasında) yeşeren medeniyetlerin toplamına [1] katılan çeşitli kollarla da durmaksızın genişleyerek bugüne gelmiştir.
Geçmişte, Lut Gölü’nün kıyısında kurulan ve M.Ö.8000 yıllarında tahıl üretimiyle uğraşan büyük bir köy olan Jericho’da bulunan ve ata kültü (atalara saygı) olarak tanımlanan eserleri yorumlayan uzmanlar; burada yaşayan insanların atalarının ´ölmedikleri´, başka bir dünyada (Ahirette) yaşadıkları ve yeni doğan çocuklar olarak dünyaya geri dönecekleri inancının delilleri olarak yorumlamışlardır [2]. İnsanoğlunun yeryüzündeki ilk dönemine yakın yıllarda Filistin bölgesinde yaşayan insanların inançlarına yönelik olarak yapılan bu yorumlama, o dönemlerde o yörede yaşayan insanların, Ahiretin varlığına ve öldükten sonra yeniden dirilecekleri inancına, yani “Tek Tanrı”lı bir din inancına sahip olduklarını göstermektedir. Geçmişte, Mısır’da yaşayan çiftçi, esnaf, soylu ve din adamlarının hedefi de, dünyanın başlangıcında yaratılan şeylerin doğru düzenine, genel insan davranışlarını belirleyen prensiplere (Maat) uygun yaşamaktı [3].
Dinler tarihi verilirken, başlangıçta animizm, ruhçuluk, naturalizm (vb.) vardı, sonrasında çok tanrıcılık ortaya çıktı, ondan da tek tanrıcılık ortaya çıktı şeklindeki hurafeleri çöplüğe atarak düşündüğümüzde, dinin yeryüzündeki ilk insan toplulukları ile ortaya çıkan bir olgu olduğunu görebiliriz. Bu yüzden günümüzde pek çok yazar, dinsel düşünüşün Neolitik Dönemde (yaklaşık M.Ö.9000-5000 arasında) ortaya çıktığını kabul etmekte [4], Neolitiğin getirdiği üç kurumun; ´aile, din, devlet´ olduğu ifade edilmektedir [5]. Yani, ´din´, yaklaşık M.Ö.10.000 civarında yeryüzüne ilk kez ayak basan ilk insan-ilk insan topluluklarından itibaren vardır.
Neolitik toplumlarda hiyerarşi, sömürü, yıkıcılık, ya da belirgin saldırganlık bulunmadığı gibi, eşitlik sözkonusudur. Diğer Neolitik topluluklarda olduğu gibi, Çatalhöyük’te de (M.Ö.6500-5000) varlıklılar ile yoksullar arasında çok az sınıfsal ayrılığın olduğu ve kesinlikle belirgin bir eşitsizliğin olmadığı söylenmesi gözönüne alınırsa [6], yaklaşık M.Ö.10.000 ile M.Ö.5000 arasında yeryüzünde, çok belirgin bir ´toplumsal huzursuzluğun´ yaşanmadığı, dahası dinsel alanlar ile güncel alanların iç içe olduğu anlaşılmaktadır. İşte, sözkonusu bu dönem, ´Altın Çağ´ olarak tanımlanmaktadır. Bu Çağ, insanların doğada ve kendi aralarında barış içinde yaşadıkları bir çağ olup, bu dönem aynı zamanda dünyadaki herkesin ´aynı (tek) dili´ konuştuğu, bir ´tek tanrı´ya taptıkları bir dönem olmuştur. Bu dönemin sonu olan yaklaşık M.Ö.5000 civarında ortaya çıkan Nuh Kavmi’nin sergilediği ´toplumsal putçuluk´ hareketi üzerine Tufan hadisesi gelmiştir (M.Ö.4500). İnsanlık kültüründe Nuh Tufanı, bir ´kopuş noktası´ olmuştur.
Tufan hadisesinden sonrasında Arabistan’da gelişen AD-Semud medeniyetten sonra Mezopotamya’da yeşeren kültürdeki din gerçeği de itiraz edilebilir değildir. “Sümer(lilerin) inancında her insanın bir kader tuğlası bulunuyor. Bu tuğlada kaderi yazılı…yasalar ise…daima göksel (idi).” ifadesi de [7], bu düşüncemizi doğrulamaktadır. Zaten, yaklaşık M.Ö.2700’lerde ortaya çıkan “İlk Hanedanlık Dönemi”ne kadar Mezopotamya’da idari yapıda dini bir nitelik sözkonusudur. “İlk Mezopotamyalı yöneticiler ilahi bir kökene sahip oldukları iddiasındaydılar... tapınak (mabed) aynı zamanda önemli toplumsal, ekonomik ve siyasal işlevleri yürütüyordu.” [8]. Bölgede ortaya çıkan toplulukların başında, topluluğun gerçek önderi olan bir yüce din adamı bulunurdu [9]. Mezopotamya kralları tanrının yeryüzündeki vekili sayılıyorlardı [10]. Ortaya çıkışı Cemdet Nasr dönemine (yaklaşık M.Ö.3500) kadar giden En ünvanı (yüksek rahip-din adamı); hem ilahi, hem de krallığa ait adları yapısında barındırmakta olup, ´Temel atan din adamı´ anlamına gelen Ensi (din adamı yönetici), yasal sistemin de başıydı [11]. “İlk Sülaleler Çağı”nda Mezopotamya’da ortaya çıkan şehir devletlerinin başında Patesi veya Ensi adını taşıyan din adamı krallar vardı. Patesi’ler, Tanrı’nın yeryüzündeki temsilcisiydi ve Tanrı adına şehri yönetiyorlardı.
Mezopotamya’da “İlk Hanedanlık Dönemi”nden sonra, bu döneme (M.Ö.2700’e) kadar görülen ´idari yapıdaki dini yapılanmalar´ın dışında, ´Saray´ gibi maddi gücü ifade eden yapılanmaların ortaya çıktığı görülür. Bu dönem öncesinde Saray (güç) görülmez. “II.Eski hanedana dek hiçbir yerde saray görülmez. Çünkü kral, Tanrının vekili olan ve tapınağın, Gir-Par’ın bulunduğu sur içinde yaşayan bir rahipti (Kral din adamı idi).....Bu rahip (o dönemde Hıristiyanlık olmadığı için, din adamı) kral, En (Efendi) adını taşır; kral, Lugal (büyük-güçlü) adı ve aynı zamanda Devlet ile rahipler (Din adamları) sınıfının birbirinden ayrılışının, askeri bir monarşinin ortaya çıkışının tanığı olan saray, ancak II.Eski Hanedanda (M.Ö.2700’den sonra) görülür.” [12]. Yaklaşık M.Ö.2700’e kadar yeryüzündeki kent devletlerinin merkezinde ´mabed´ler varken, bu dönemden sonra ´saray´lar egemen olmuştur. Kanlı savaşların kalıcı bir kurum haline gelmesi de bu dönemle başlamıştır. Savaş ta, tıpkı Krallık ve Bürokrasi gibi M.Ö.3000 dolayında yapılan bir icaddı, bu döneme gelmeden önce, kanlı savaşlar kalıcı bir kurum haline gelmemişti [13].
Sarayların (askeri gücün) ortaya çıktığı bu dönem (bu dönemden önce yaşanmış en az 6 bin yıllık dönem yok sayılarak, Tarihin başlangıcı olarak iddia edilen M.Ö.2700 civarı), din adamları otoritesi ile (dini otorite ile) sivil otoritenin birbirinden ´ilk ayrıldığı´ dönem olmaktadır. “...insanlığın ilk uygar toplumunun (Sümerliler kastediliyor) yönetici kadrosunun din adamlarından oluştuğuna bakılarak, bu yönetime teokrasi denilebilir...sonra yönetim, din adamlarının elinden askerlerin eline geçmiştir....yönetim biçiminin...klerokrasiden (teokrasi) timokrasiye (şerefliler, askerler yönetimine) geçtiği kesin. Bunu, geleneksel terminolojiyle teokrasiden krallığa geçiş olarak da adlandırabiliriz.” [14]. Mezopotamya’nın hemen doğusunda (İran’ın güneybatısında) Sus I (Elam) medeniyetinde yaşanan hal de budur. “Elam’da prensler ister patesi, isterse Şukkal unvanını taşısınlar, her zaman hem dini, hem de dünyevi reis mevkiinde bulunuyorlardı. Anlaşıldığına göre Sinear (Aşağı Mezopotamya)’da olduğu gibi Elam’da da, riyaset evvela mabudun hadimi sıfatı ile dini bir surette başlamış ve sonra mabudun vekili mahiyetinde olarak dünyevi bir şekil almış, fakat dini mahiyette yine payidar kalmıştır.” [15].
Görüldüğü gibi de, ´taşlar, yani geçmişin kitapları olan ´kil tabletler´ konuşmaya (okunmaya) başladığı zaman, geçmişte Mezopotamya ve Elam’da (ya da insanlık kültürü’nde) mevcut olan başlangıçtaki idari yapıdaki dini özelliğin, zaman içersinde dünyevi bir yapı kazanmış olduğu, bunun yanında savaşların kurumsal kökeninin de bu ayrılış dönemine uzandığı anlaşılabilmektedir.
FUTBOL-BÜYÜ/İYİ SEYİRLER
(26 Ağustos 2004)
Futbol’da ´büyü´ var mı, yok mu (?) tartışmasının gün yüzüne çıkması, medyum olarak tanımlanan Ayten Gürışık’ın; “Fenerbahçe Stadı’na büyü yapılmıştı. Fenerbahçe oynadığı ilk maçı, İstanbulspor maçını 3-0 kaybedince yönetici H. Bilal Kutlualp ile Stad Müdürü Mürşit Tarhan, beni aradı ve büyüyü bozmamı istedi. Saracoğlu'na gittim, büyüyü tespit edip bozdum.” şeklindeki açıklamaları ile ortaya çıktı.
Galatasaray ve Beşiktaş kulüpleri de büyü ile haşır neşir olmuşlar ama, bu konuda Fenerbahçe’nin sicili daha bozuk. Dedikodulardan bazıları şöyle: “Fenerbahçe’nin gol yememesi için, kale önlerine uğur getirdiğine ve büyü bozduğuna inanılan ‘Tavuk bacağı’ gömüldü…2000 yılında, Şükrü Saraçoğlu’na bir gece yarısı imam getirildi. İmam, orta sahaya ve kale önlerine, Fenerbahçe’yi büyüden koruyan ve şans getiren okunmuş muska gömdü…27 Kasım 2004 tarihindeki G.Saray maçında, F.Bahçe kulübesi önüne konulan poşet ve süpürge çöpünden oluşan bir demet ´bize büyü yapıldı´ diyerek kaldırıldı.” [16]. Büyük takımların sahalarının okunduğunu idda eden Sami Yağan isimli okuyucu (!)´ bir şahıs ise, Fenerbahçe’nin 2000 yılında şampiyon olmasında, antrenör Mustafa Denizli’nin arkadaşı (!) Çiğdem Kayalı’nın kendisinden ricada bulunması üzerine, çok dua etmesi olduğunu açıklamıştır [17].
Futbolda büyücülük, Afrika ve Güney Amerika ülkelerinde yaygın olarak var. Bu yüzden, Kamerun (-Afrika) Racing Tek. Direktörü Ümit Turmuş: “İlk tanıştığım kişilerden biri takımın kadrolu büyücüsü oldu. Bir maçtan önce elinde ibrikle bana geldi. İçindeki büyülü suyu kaleye dökeceğini ve maçı kazanacağımızı söyledi. Bunu kabul etmedim, elindeki ibriği aldığım gibi tuvalete döktüm ve o maçı 3–0 kazandık. Sonra büyücünün işine son verdirdim.” diyordu [18]. Brezilya’da ise, Vasco da Gama takımının sahasına “ağzı dikilmiş ölü kurbağa” gömüp de, ´Vasco takımı 12 yıl boyunca şampiyonluk yüzü görmesin´ diye dua eden birisi yüzünden; Vasco’nun ancak 11 yıl geçtikten sonra şampiyon olduğu, ancak, lanet duasının 12 yıl için olması yüzünden, 11 yıl sonra Kupa alan kulüp başkanının, ´Tanrı, cezamızın (!) bir yılını affetti.” dediği de ifade ediliyordu [19].
Orada ya da burada, ´inançsızlık´ “inancın” yerini alınca, olan ´fetişizm (İlkel toplumlarda doğaüstü bir güç ve etkisi olduğuna inanılan canlı veya cansız nesnelere tapınmacılık), yani Putperestlik oluyordu. İnancın yerini putperestlik alınca, Fenerbahçe Stadı’na büyünün çözülmesinde kullanılan malzeme de ´idrar´ oluyordu. “Az deniz suyu, az sirke, bolca da Hakan Bilal Kutlualp’in idrarı.”, büyü çözücü madde oluyordu [20]. İddialara göre, medyum, büyüyü bozmak için Kutlualp ve Tarhan’dan bir torbaya idrarlarını yapmalarını istemiş, daha sonra da bu idrarlar başta kale önleri olmak üzere stadın çeşitli yerlerine dökülmüştü.
İmdi; “Gerekli gereksiz ´Biz Atatürk’ün kulübüyüz´ diye övünen...Ali Şen’in başkanlığı döneminde takım Ankara’ya deplasmana gittiğinde oyuncuları topluca Anıtkabir’e götürülerek Atatürk’ün huzurunda saygı duruşu yaptırılan ve övgü alan bir kulüpteki ilkel anlayışa bir bakar mısınız? Atatürk sağ olup da bu olanları görseydi ne derdi, tepkisi ne olurdu diye düşünmez misiniz?” [21]. Düşündüğümüzde, Atatürk gibi akıllı bir insanın, yaşanan bu hal için; -Bu deli saçmalığı nerden çıktı (?) diye soracağını akledebilmek hiç de zor değil.
Deli saçmalıkları ya da ´cehalet´, her dönemde yaşanmaktadır. Binlerce yıl öncesinin cehaleti ile 21’nci yüzyılın Fenerbahçe cehaleti ya da 20’nci yüzyılın Feriköy deliliği (!) arasında hiç bir fark yok. “Yıl 1961...Feriköy, Birinci Lig’de...İzmir’de Göztepe ile yapılacak bir lig maçı öncesi futbolculardan B.Rıdvan, Necati Karakaya’nın yanına gelmiş, ´Başkan´ demiş; ´Burada bir büyücü var. İzin ver, ona beş kilo toz şeker okutayım. Maçta rakip takım üzerimize gelince, sen kale arkasından okunmuş şekerlerden bir avuç fırlat...Bak göreceksin, hiç gol yemeyeceğiz.´ Karakaya ne yapsın; ´Peki´ demiş. Ve maç başlamadan beş dakika önce okunmuş bir kese kağıdı dolusu şekerle Feriköy kalesinin arkasına geçmiş. Maç başlamış...Hakemin düdüğü ile Göztepe fırtına gibi atağa kalkmış. Kaleci Necdet, arkasında duran Karakaya’ya bağırmış: ´Başkan şeker!´. Karakaya bir avuç toz şekeri sallamış. Sallamış ama top da 90’a takılmış. Seyirciler ´Allah Allah...Feriköy’ün başkanı ne yapıyor acaba?´ diye birbirine sorarken, Necdet sinirlenmiş; ´Başkan yanlış yerde durdun. Rakip kalenin arkasına geç´...Karakaya, elinde şeker dolu kese kağıdı kenardan Göztepe kalesinin arkasına yürürken Feriköylü Kıbrıslı Hüseyin topla Göztepe kalesine doğru koşmaya başlamış. Tabii Karakaya da...Hüseyin tam şutunu çekecek; Necdet kalesinden avazı çıktığı kadar bağırmış: ´Başkaaann...Şeker´. Karakaya can havliyle yetişmiş Göztepe kalesine...Ardından da bir avuç şeker...Seyirciler maçı mı izlesinler, Karakaya’yı mı? Göztepe kalecisi de olup bitenlere bir anlam vermeye çalışırken; topu görmüş kalesinde... Karakaya ´Ohhh´ demiş; ´Helal olsun büyücüye. Büyüsü tuttu işte.´ Göztepe kalesinin arkasından ayrılmamış Karakaya. Her atakta bir avuç şeker dökmüş. Dökmüş dökmesine de ne fayda! Takımı 3-1 yenilmiş. Hakemin bitiş düdüğünden sonra sinirlenen Karakaya, kalan şekerleri kesekağıdı ile birlikte fırlatmış sahaya ve bağırmış futbolcularına: ´Ulan Turhal Şeker Fabrikası´nın tüm şekerini buraya döksem siz yine bir şey yapamazsınız.'” diyordu [22]. Komedi, ´hurafe´ ile sergileniyordu.
Her türlü ´hurafe (-büyü vb)´, insanı bilimsellikten; bilim din olduğu için de dinden uzaklaştırır niteliktedir. Çünkü, Rahmanı unutanın yanında şeytan vardır (Zuhruf-56). Şeytanın aklıyla, “Saracoğlu’nu, ben yıllar önce okudum ...Artık orayla ilgili negatif bir olay olması mümkün değil. Kimse büyü yapamaz. Çünkü sonsuza kadar koruma altında.” diyebilen ´okuyucu´ zat, Şeytandan uzaklaşınca, “Yanlış anlaşılmasın; sadece okumayla da bu iş olmaz: Antreman, çalışma sistemi ve dua lazım.” diyerek de [23], aslında ne yapılması gerektiğini ortaya koyuyordu.
Büyüye tabii olanlara gelince, onlara ne yapmaları gerektiğini de Erman Toroğlu söylüyor; “Aslında Fenerbahçe yönetimi yanlış yapmış. Madem esas malzeme yönetici Kutlualp’te. Büyücü kadına ne gerek var…Hakan (Kutlualp) bolca su ve bira içer, aslanlar gibi girer stada. Önce iki kale sahası içine, sonra ceza alanlarına, sonra biraz daha artarsa, penaltı noktalarını, geriye kalırsa da orta sahayı sular. Bu sulama işlemini yaparken de bildiği büyü çözücü cümleleri okur ve iş başarıyla sonuçlanır. Sahanın her tarafında ne büyü kalır, ne de başka bir şey.” diyordu [24]. Dini olanı bırakıp ´fetişizmi´ tercih edenlere ´iyi seyirler´, iyi büyü çözücüler!...
İKİNCİ BÖLÜM
Yahudi-Türk/Müslüman prototipi
´UZAYLI MEYVEŞ ANA´ DOLMASI YUTULURSA?
(02 Eylül 2004)
Doğu Karadeniz’e son yıllardaki İsrailli akınının bir turizm hareketi yapısı arzetmediği, yoğun ve kontrolsüz İsrailli akınının MİT ve JİTEM’i harekete geçirdiği bölgesel basına yansımıştır.
İsraillilerin, Doğu Karadeniz’e bu ilgisi için pek çok şey söylenebilirse de, biz bugün, henüz günyüzüne çıkartılmayan bir arka plandan, ´Sürmeneli Uzaylı Meyveş Ana´ masalının Yahudi ilişkisinden söz edeceğiz.
´Uzaylı Meyveş Ana´ bilimdışılığının nasıl ortaya çıktığını torunu Prof. Dr. Alaettin Yıldız, şu şekilde: “Hijyen ve yaşlılık üzerine ilmi bir toplantı yapılmıştı. Acaba insanlar hiç hasta olmadan uzun bir ömür sürüp, normal zamanlarını da doldurduktan sonra hastane ve evlerinde insanlara, devlete ve sigorta şirketlerine pek yük olmadan nasıl dünyadan ayrılırlar diye görüşler beyan ediliyordu…Ben bir örnek olması bakımından kendi ailemden Meyveş Ninemden bahiste bulundum. 'O, hiç hasta olmadı. Hiç ilaç kullanmadı. Yüz seneden fazla yaşadı. Bir sabah yatağında vefat etmiş olarak bulundu.' dedim. Bir profesör 'Öyleyse o başka bir yıldızdan gelmiştir. Mutlaka UFO'larla alakası vardır.' dedi. Ben de ´Olamaz´...diye itiraz ettim…Bir başka bilim adamı, -o da UFO'lara inanıyor- bana ´Sen ninen doğduğu zaman yanında mıydın? Onlar doğan çocukları alır, başka bir çocuk verirler. Nereden bileceksin?´ dedi. Ben…yine direndim. Bu sefer çok kıymetli bir bilim adamı olan ve kendisiyle hayalet uçakların tasarım projelerinde beraber çalıştığımız arkadaşım Atilla M. Taluy, 'Sen ne diye karşı çıkıyorsun ki, bırak Meyveş Nine dünya çapında meşhur biri olsun. Bunlar onun üzerinde araştırma yapar ve bütün aleme tanıtırlar. Boş ver karşı gelme!' dedi. Bunun üzerine direnmekten vazgeçtim.” şeklinde açıklamaktadır [25]. İşte, bu çok kıymetli bilim adamlarının (!), “öyleyse o uzaydan gelmiştir” diyerek icat ettikleri ´Sürmeneli Uzaylı Meyveş Nine´ masalı (!) bu.
İcat ´hurafe´ olunca, “uzaydan gelip uzaya gittiği” ve dahası saçmalıklar peşinden gelmiştir. “Sürmeneli Meyveş Nine 1835 yılında doğmuş 130 yıl boyunca, öldüğü 1965 yılına kadar sağlıklı bir yaşam sürmüştü....uzaydan geldiği iddiası kesin kanıtlara dayandırılarak uzaydan gelmişti yine uzaya döndü...Ünlü Ufolog Prof.Dr.Derek Cooper Meyveş ninenin uzaylı olduğunu keşfetmesi ise çok değil 1994’te gerçekleşmiş. Tanışma ise Meyveş Nine’nin yıllarca NASA’da çalışan torunu Alaaddin Yıldız vesilesiyle olmuş…130 yaşına dek hiç hastalanmayan Meyveş nine 100 yaşındayken bile 18 yaşında bir genç kız sesine sahip olması, hastalara şifa dağıtma gücü, öldüğü güne kadar hala tarlada çalışıyor olması ve her şeyden daha da önemlisi öldüğü gün görülen ışıklı cisim! Onun bir uzaylı olduğunu kanıtlıyor...Alaaddin Yıldız’a bu iddiaya inanıp inanmadığını sorduğumuzda ise Evrenin başka yerlerinde başka yaşamlar olabileceğini kabul ediyor ve neden olmasın diyor...Meyveş Nine’nin ölümünden sonra bölgedeki UFO olaylarında artış olduğuna dikkat çekiyor...(yöredekiler) Öldüğünde onu almaya gelen UFO’yu, ondan sonra sıklaşan UFO ziyaretlerini konuşup duruyorlar.” deniyor [26]. Oysa, yörede çok fazla deli olmadığı için kimsenin bu konuda konuştuğu yok ama, birileri yörenin bu hurafeye inanmasında oldukça ısrarlı görünüyor.
Ortada uzaylı muzaylı, 130 yaşına kadar yaşamış Meyveş Morçol yok ama, birileri bu dolmayı yutmamızı istiyor. Meyveş Morçol’un mezar taşındaki ´yaş´ı, ´çok uzun ömürlü´ yaşadığı iddialarını delillendirmek (!) için kazınılmış bulunuyor. Halen Trabzon Belediye Başkanı olan sayın Volkan Canalioğlu, geçmişte Trabzon İl Kültür Müdürlüğü görevini yürüttüğü sırada, ´Uzaylı Meyveş Ana´ iddiaları üzerine sözkonusu hanımın köyüne yaptığı ziyarette, Mezar kitabesi üzerindeki yaşının kazındığını gördüğünü tarafıma ifade etmiştir. Aynı gün (29.06.2004) konuştuğum komşusu Abbas Alioğlu ise, annesinin bile Meyveş Morçol’dan daha uzun ömür sürdüğünü, 104 yaşında öldüğünü tarafıma ifade etmiş bulunuyor.
Torun Prof.Dr.Alaettin Yıldız; Cyber Fest isimli bir grubun, Sürmene’ye gidip ninesinin mezarını ziyaret ettiğini, oraya Universal Anne diye yazdıklarını, UFO’ları andıran bir türbe projesi hazırladıklarını, fakat Sürmeneli hemşehrilerinin bir kısmının buna karşı çıktığını ifade etmektedir [27]. İyi ki de aklı başında Sürmene’liler var da, sözkonusu bu ´uyduruk ana´lık kabul görmüyor. Yoksa, eğer moda, ´Uzaylı Meyveş Ana´ olursa, ´Karadenizli Yahudi´ olmamız da (!) kaçınılmaz olacak gibi görünüyor. Çünkü, ´Sünnetli Karadenizliler´in Yahudi olabileceğini, ninesine ´Evrensel Nine´liği kabul eden (!), torun Yıldız’dan öğreniyoruz. “(Prof.Dr.Alaeddin Yıldız)…bir kitaptan bahsederek, bu kitapta Albert Einstein gibi bazı Yahudilerin tiplerinin farklı olduğunu saç, göz, yüz ve burun yapılarının, onların asıllarının Karadenizli olduklarını gösterdiğini yazdığını söyledi. Hatta İkinci Dünya Savaşı’nda Rusya’ya giren Hitler askerlerinin, Batum civarındaki Karadenizlileri tiplerinden dolayı ayırdıklarını, bilhassa sünnetli olduklarını da tespit edince Yahudiler için hazırlanan özel kamplara gönderdiklerini de ifade etti.” [28].
Bir kez ´üretim´ başlamaya görsün, Sünnetli ´Karadenizli erkekler´ Türk asıllı Yahudi olabiliyorsa (!), tabii ki ´Karadenizli hanımlar´ da olacak! Karadenizli Meyveş Nine’nin bu özelliğini (!) torun Prof.Yıldız, ninesini kamuoyuna tanıtan gazetecimize yazdığı bir mektubunda şöyle : “Gençliği Rusya'da geçtiği için Rus diline ve alfabesine âşina idi. Ayrıca Yahudi azbarı tabir edilen gettolarda oturduğu için Einstein gibilerin ana lisanı olan Yüdisck (Jewisk)e de âşina idi. Zaten Meyveş Nine gibi yahudilere -karadenizlilere bilhassa benzedikleri için- Türk asıllı denirdi. -Bu hususta aynı iddia ile yazılmış bir araştırma eseri de mevcut: Lütfen Bak: -The Thirteenth Tribe- yazan Arthur Koestler, Randum House, New York.-…dedi.” şeklinde açıklamaktadır [29]. Görüldüğü gibi de, Meyveş Nine’nin şahsında “Türk asıllı Müslüman Yahudilerimiz” olmaktadır! Ne idüğü belirsiz (!) birinin, bilmem ne kitabı yazarak, Karadeniz’de Yahudiler olduğunu ortaya koyduğunun ileri sürülmesi ile, ´Sünnetli Karadenizliler´in Yahudi asıllı olmaları iddiaları, Meyveş Nine masalının arka planı olmaktadır. Halen Kuzey Irak’ta gerçekleştirilen Kürt Yahudiler üretimi gibi, Karadenizli Türk Yahudiler masalı da ileriki yıllarda bölgemizde kullanılmak üzere üretime girmiş bulunmaktadır.
Dahası, “Müslüman Hıristiyan” gibi Kur’an dışı bir kavramdan sonra, şimdilerde de, “Müslüman Yahudi” kavramı da gündeme taşınmış bulunmaktadır. Torun Prof.Dr.Yıldız’ın, İkinci Dünya Savaşı zamanı Almanya’da, Yahudi avında olan Alman askerleri tarafından önce kafasının ölçüsünün alındığı, ardından da bir imam getirtilerek (!) Müslümanlığının test edildiği [30] gibi garip önermeler yapılmaktadır. Ne kaybedeceğimizin kim ne kadar farkında yada farkında olmamak işimize mi geliyor bilemem ama, “Sürmeneli Nine-Torun, Amerika’yı Uzay Çağına Taşıyor”, “Stephan Hawking bile nineyi tanıyor” gibi tuhaf (!) gazete başlıkları ile, birden çok sayfada bir ´hurafe´, -Ben de Müslümanım diyen insanlar tarafından yeniden gündeme taşınmış bulunmaktadır. Her dönemdeki kandırmaca yada gafletimiz ise, turizm olmaktadır. “Gerçekten Sürmene ve Türkiye için kaliteli bir turist grubunun akınına sahne olabilirdi. Binlerce mensubu olan bu grubun çoğu NASA'nın çeşitli ilmi araştırma sahalarında çalışan bilim adamı olması hasebiyle ülkemize büyük faydası dokunabilirdi. Deha ve yüksek zeka kapasiteli pek çok gencimizin Amerika'da okuma imkanına kavuşmasına da vesile olabilirdi.” denilmektedir [31]. Söylenilmeyen şey ise, eğer ´Uzaylı Meyveş Ana´ dolması yutulursa, ´Karadenizli Türk Yahudiler´imiz olacağı olmaktadır. Onu da biz söylemiş, zamana da, tarihe de göndermiş olduk.
ÖLÜ BİR KADINI (MEYVEŞ NİNEYİ)
YALANDAN KURTARIN
(Not-1: Araya koyulan bu yazı, 27.09.2004 tarihinde Karadeniz Haber Gazetesi’ndeki diğer yazı köşem “İnsanın Gerçeği/Yüzyüze” de yayımlanmış olup, bir üst yazı ile ilgili olduğu için bu araya konulmuştur)
Sürmeneli Meyveş Morçol’un, 130 yaşına kadar yaşadığı, bu dönemde hiç hastalanmadığı, torunu Prof.Dr.Alaettin Yıldız’a istinaden, “Gençliği Rusya’da geçtiği için Rus diline ve alfabesine âşina idi. Ayrıca Yahudi azbarı tabir edilen gettolarda oturduğu için Einstein gibilerin ana lisanı olan Yüdisck (Jewisk)e de âşina idi. Zaten Meyveş Nine gibi yahudilere (Karadenizlilere bilhassa benzedikleri için) Türk asıllı denirdi.” denildiğini [32] yazmış, ölmüş bir kadın üzerinden yapılan bu istismarla üretilen ´Uzaylı Meyveş Ana dolması yutulursa´, tıpkı Kuzey Irak’taki ´Kürt Yahudiler´ üretimi gibi, ´Karadenizli Türk Yahudiler´ üretileceğini de ifade etmiştim [33].
Söz ettiğim yazımın yayımlanmasından sonra Sürmene’den arayan Mahmut Kulaç Bey, tebriklerini ve tanıdığı Meyveş Morçol’e atfedilen özelliklerin doğru olmadığını tarafıma ilettiler. Aynı günün gecesi Trabzon havaalanında, 21 yaşına kadar Meyveş Nineyi tanıdığını ifade eden eşleri de yanlarında olmak üzere buluşup, Meyveş Morçol hakkındaki bilgilerimizi paylaştık. Kendilerinden Prof.Dr.Allaettin Yıldız’ın kızkardeşi, yani Meyveş Morçol’ün bir diğer torunu Nermin Taluy hanımefendinin Sürmene’de olduğunu öğrenince de, İl Temsilcisi olduğum İLESAM üyesi bazı yazar arkadaşlarla ve yerel kanallardan Kadırga TV’den kameraman Fatih Hayır ile, 18.09.2004 tarihinde Meyveş Morçöl’ün mefdun bulunduğu köye hareket ettik.
Mezarın bulunduğu Orta Mahalleye varmadan uğradığımız Sürmene’de; sağlığında Meyveş Morçol’u yakından tanımış olan iki kişiyle, yorgancılık yapan Osman Süer ve Kuşçuluk yapan Nizamettin Er Beylerle konuştuk. Her ikisi de, Meyveş Morçöl’ün 130 yıl yaşamadığını, 85-90 yaş civarında öldüğünü, hiç hasta olmadığını değil, hastalandığını, komşusu İbrahim Kulaçoğlu’nun Meyveş Morçöl’ü hastaneye götürdüğünü ifade etmişlerdir. Bilahare, Orta Mahalleye vardığımızda, Mahmut Kulaç Bey ve eşi Saime Kulaç hanımefendiyi bulduk. Mahmut Abi’nin köydeki karavanın önünde çayımızı yudumlarken, bizi görüp gelen Meyveş Morçol’u tanıyan insanlarla da sohbet etme fırsatı bulduk. Saime hanımefendinin annesi dahil konuştuğumuz kişiler, Meyveş Morçöl’ün öldüğünde 85-90 yaş civarında olduğunu ifade ettiler. Sohbetimiz sırasında, Meyveş Morçol’ün torunu Nermin hanımın ve eşinin evlerinde oldukları, fakat Trabzon’a gidecekleri için de evden ayrılmak üzere oldukları ifade edilince, gösterilen evin kapısını çaldık. Pencereye çıkan beyefendiye kendimi tanıtarak, eşi ile konuşmak istediğimi ifade ettim. Nermin hanımın eşi Nizamettin Taluy Bey, kapıya inerek bizi içeriye davet ettilerse de, hep birlikte, kapı önünde, güzel bir Sürmene gününde yörenin de güzelliğini yaşayarak ayaküstü sohbete başladık. Biz konuşurken balkonda görülen Meyveş Morçol’ün torunu, Prof.Dr.Alaettin Yıldız’ın kızkardeşi sayın Nermin Taluy hanımefendi de, bulunduğu yerden sohbetimize iştirak ettiler.
Nermin hanımefendi, Meyveş Morçöl ile ilgili olarak yazdığım, ´Uzaylı Meyveş Ana Dolması Yutulursa" başlıklı yazımı okuduklarını, nazik bir insan olmaları sebebiyle de şahsıma teveccühlerini esirgemediler. Kendileri, yaşanan hadiselerden rahatsız olduklarını, anneannesi Meyveş Morçol’un iddia edilen özelliklere sahip olmadığını söylediler. Söylediklerinizi kayıt edebilir miyiz (?) önerim üzerine de, yanımızda bulunan eşi Nizamettin Taluy Beyefendinin konuşabileceğini söylediler. Nizamettin Bey, Meyveş Morçol’e atfedilen özelliklerin doğru olmadığını, benim, Meyveş ninenin Yahudi olduğu da iddia ediliyor (?) sorum üzerine de, yaşanan hadiseleri ´aptallık´ olarak gördüğünü ifade etmişlerdir. Benden, Meyveş Morçöl’ün Yahudi olduğu iddiasının yer aldığı gazete yazısını almak üzere, aynı gün Trabzon’da ofisimde buluşmak üzere sözleştik. Sonasında bizler, Meyveş Morçöl’ün mezarına gittik. Orada, mezar taşında, Meyveş Morçol’un doğum tarihini gösteren yerin ´kazınmış´ olduğunu tespit ettik. Rahmetli kadının 130 yaşına kadar yaşadığını ileri süren yalancılar her kimlerse, gerçek yaşı ortaya çıkmasın diye kazımış olmalılar. Mezar taşının hemen önüne konulan bir mermer tabelada ise, ´Üniversal Mother (Evrensel Ana)´ yazısı okunuyordu. Mezardan ayrıldıktan sonra, hemen yakınında bulunan bir evde yaşayan Müberra Kulaçoğlu’nu ziyaret ettik. Müberra hanım da, Meyveş Morçol’ü yakınen tanıyan bir insandı. Meyveş ninenin yalnız yaşadığını, akrabası olduğu için de eşinin onunla ilgilendiğini, rahmetlinin en fazla 90 yaşına kadar yaşadığını, hastalandığı için de eşinin onu hastaneye götürdüğünü, hastanede 10 gün kadar kalan Meyveş ninenin yanında kendisinin de 1 gün de kaldığını ifade ettiler. Bu konuşmalar da kayd edilmiştir.
Bu izlenimlerimizden sonra, Meyveş Morçol’ün yaşını telefonda sorduğum Sürmene Nüfus idaresi Müdürü Hasan Türkgenç Bey, Meyveş Morçöl’ün, 1879 yılında doğduğunu, 1965 yılında öldüğünü ifade ettiler. Bu bilgiyi, Sürmene Kaymakamı Ahmet Hamdi Nayır Bey’de şifai olarak doğrulamışlardır. İmdi:
1-Meyveş Morçol, 130 yıl değil, 86 yıl yaşamıştır.
2-Hiç hastalanmış denilen Meyveş Morçol, yörenin diğer kadınları gibi yaşamış, hastalanmış, hastaneye götürülmüş, orada yatmış, ölmüştür.
3-Meyveş Morçöl’ün Rusya’dan Türkiye göç ettiği, Rusça ve Yahudi dili bildiği, Yahudi olduğu iddialarını içeren gazete yazısını Trabzon’daki ofisime geldiklerinde kendilerine verdiğim Meyveş ninenin torunu Nermin Taluy ve eşi Nizamettin Taluy, sözkonusu bütün iddiaları gün boyu birlikte olduğumuz Osman Karagüzel Bey’in yanında bir kez daha yalanlamışlardır. Nermin hanımefendinin ifadelerine göre de; Meyveş Nine, iddia edildiği gibi Rusya’dan Sürmene’ye gelmemiş, o dönemde yöredeki pek çok insanın yaptığı gibi, Sürmene’den, o zaman Osmanlı toprağı olan Batum’a geçmişlerdir. Annesi ile yaptığı bu yolculuk sırasında Meyveş Nine, 6 yaşında imiş. Nermin hanım ayrıca, ninesinin orada, Ruslarla yada Yahudilerle hiçbir ilgisi olmadan, Tatarlar arasında yaşadığını, bilahare de memleketi Sürmene’ye döndüğünü ifade etmiştir. Hem Nermin hanım hem de eşleri, Meyveş ninenin Rusça bilmediği gibi, Yahudice’de bilmediğini, Yahudilikle de en küçük bir ilişkisi olmadığını da beyan etmişlerdir.
Meyveş Nine gerçeği bu olmasına rağmen, ´Uzaylı Meyveş Ana´ masalı 1999 yılından beri gündemdedir. Birileri bilerek bu sahtekarlığı yürütmektedir. Sürmene’deki, ve her konumdaki yetkililer, ortadaki ´yalanlara´ dur demedikleri için de, öldüğü günün akşamı mezarının başında UFO görünmüş, UFO’lar bir ay boyunca mezarının üstünde uçmuş [34] gibi ´deli´ saçmalıkları da sürmektedir.
Tüm yetkilerimize sesleniyorum: Ölü bir kadın üzerinden oynanan bu oyuna artık dur denilmelidir. Meyveş nine ile ilgili iddialar, ´Karadenizli Türk Yahudiler´ üretimi amaçlı göründüğü için de, ülke menfaatleri açısından tehlike arz etmektedir. Sürmene’ye 500 bin dolar gelecek söylemleri (turizm kandırmacası) ile ´karşı duruşu kırılan´ bölge halkının istismarının ve de konunun esasını bilmeyen insanların kandırılmasının da artık önlenmesi gerekir. Ayrıca da, halen San Dieogo’da (ABD) yüksek derecede koruma altında bir sitede yaşayıp, bütün ihtiyaçları devlet tarafından karşılanan [35], kızkardeşi ve eniştesinin ifadelerine göre de, söylediklerini unutan bir insan, yani hasta olan torun Alaettin Yıldız’ın yerli (!) ve yabancılar tarafından istismarının (-kullanılmasının) da önlenmesi gerekmektedir. Bir de, Sürmene’deki bir mezarın başlığının önüne, ABD’deki UFO’cuları temsilen, ´Üniversal Mother (Evrensel Ana)´ yazan tabelayı kimler, nasıl oraya koyabilir? Yada amaçlarına kimler, neden göz yummaktadır? Tabelanın da, konulduğu yerden kaldırılması gerekir.
Yetkililer halen bir şey yapmadıkları için de, Türkiye’nin her yerindeki kadınlara ve kadın derneklerine sesleniyorum: Ölmüş bir kadını, kendisine isnat edilen yalanlardan kurtarın. Trabzon Barosu’nun Kadın Komisyonu’na sesleniyorum: ´Uzaylı Meyveş Ana´ masalı ile, ´enayi´ yerine de koyuluyoruz, bari siz buna ´dur´ deyiverin.
(Not-2: Yahudi-Türk/Müslüman üretimi, bir de, Yahudi asıllı Amerikalı şarkıcı Boby Dylan’ın ´Türk asıllı´ olduğu Kırgız soyadı taşıdığı, Trabzon’da akrabaları bulunduğu yalanı ile de, Ocak-2005 tarihli gazetelerde sahneye konmuş, bu olayı da Karadeniz Haber Gazetesi’ndeki diğer yazı köşem “İnsanın Gerçeği/Yüzyüze” de yazmıştım).
ÜÇÜNCÜ BÖLÜM
Kendinize bir ´Karga´ bulun demiştik
KİPPA İLE HAÇ & HİLAL, DEMİŞTİK
(09 Eylül 2004)
Dünün komünist ülkesi, Batılının ´kaka´ çocuğu Rusya’nın, Gorboçov’la altının değiştirilip (düzeninin değiştirilip), ´temiz´ çocuk Rusya haline dönüştürülmesinden sonraki lideri sevgili (!) Putin’imizin, ülkemize gelmesiyle bazıları şereflenecek, bazıları da kandırılacakken; Beslan (Kuzey Osetya) kasabasından gelen acı çığlıklar yüzünden şerefleneceklerin şereflenmesi (!) gecikti ama, kandırılanların kandırılması son sürat sürüyor.
Kuzey Osetya'dan gelen görüntülerde, çıplak bir şekilde oraya buraya koşan yada ölü olan çocuklar, çocuklarının cansız bedenini kucaklamış çaresiz anne ve babalar izlendi. İnsanlık hafızasına yerleşecek ve her hatırlandığında tiksinti oluşturup, yapanlara öfkeyi kışkırtacak görüntülerdi bunlar. Bu görüntüler üzerine, Çeçen terörist ve El Kaide bağlantısı iddiası dünya medyası ile sürüme girince de, terörün “İslami” olduğu, “İslamın terör dini olduğu” görüşleri (ABD, Avrupa’da İspanya ve İstanbul bombalamalarından sonra) bu defa da Rusya’da vurgulanmış oldu. Öyle olunca da, içimizdeki cahiller (bilgisizler), “Dünya, 21. yüzyılda daha evvel tanımadığı bir düşmanla da tanıştı: İslamcı terör!” demekle onurlandı![36]
Oysa, Kuzey Osetya eylemi de, “küresel şiddet”in, 11 Eylül’den bu yana sürekli tırmandığını gösterirken, her seferinde de, Müslümanların nasıl ´şeytan´ oldukları ve İslam dininin de nasıl ´terör dini (!)´ olduğu sergiletiyordu. Küresel terörizmin iki unsuru ABD ve AB’den yapılan açıklamalarda hadise, “Barbarlık” olarak tanımlandı. Yapılan eylem, her kim yapmışsa, alçaklık da; Darwin, Marx ve Lenin’den beri Müslümanlara Barbar (yok edilmesi gereken Aşağı insanlar) denildiğini, dolayısıyla da ´barbar´ denildiğinde Müslümanların kastedildiğini de biliyoruz. Dahası, Huntington’un ´medeniyetler çatışması´ tezinin uygulamada olduğunu görüyoruz. 11 Eylül 2001, “kendini vurma” eyleminden sonra ardı ardına gerçekleştirilen büyük terör eylemleri ile, İslam coğrafyasının ve İslamın yokedilmesi gerekçeleri üretilmektedir. İslam’a karşı, küresel bir çatışmayı başlatan ABD’deki “kıyametçi” Hıristiyan fanatiklerle, “kıyametçi” Yahudi fanatikler, el ele Müslümanları yok etmek uğraşı içindedirler.
ABD Başkanı Bush, bir Evangelist Hıristiyan’dır. Yahudilerde “arz-ı mevud” kabulü ne ise, Evangelistlerde de “Armagedon savaşı inancı” odur. Bush’un mensup olduğu Evangelistlere göre, Armagedon savaşı, Kudüs yakınlarındaki Magedon ovasında yapılacak bir Deccal savaşıdır. Bu savaşın öncesinde ise İsrail’in, “arz-ı mevud” inancında belirtilen sınırlara kadar genişleyerek “Büyük İsrail” olması şarttır. Armagedon savaşının ardından Bush’un tanrısı, Mesih’i hakim kılacaktır (-Hz.İsa yeryüzüne dönecektir). Hz. İsa’nın gelmesi için de, bu üçüncü Milenyum’un (21’nci yüzyılın) başında mutlaka “Armageddon” denen o nihai savaşın çıkması lazımdır. Fas’tan Afganistan’a kadar uzanan İslam coğrafyasını yok etmek planı olan Yahudi-Hıristiyan ´ortak proje´si BOP=GOKAP’ın, dinsel arka planı da budur.
Yahudiler açısından, Eski Ahit’te; Daniel’in haber verdiği ´Günlerin Sonu´ misyonu ile; Hıristiyanlar açısından ise, Yeni Ahit’de; Yuhanna’nın Vahyi’nin 13’ncü bölümünde; Tanrı’nın krallığının gökten yeryüzüne inmesinden hemen önce Mesih’in (Yahudiler açısından Mesih, Hıristiyanlar açısından ise Tanrı İsa’nın) düşmanının (Deccal ya da Şeytan dedikleri Müslümanların, sahte tanrı dedikleri Müslümanların tanrısının) yenik düşmesinin sözkonusu olacağı ´son savaş´ın öngörülmesinde (o andan itibaren de, Yahudi ve Hıristiyanlar için dünyada huzur dolu ´Altın Çağ´ın başlayacak olduğu kehanetinde) kökenini bulmaktadır. Bu inanca (!) göre, Yahudiler, Müslümanlar’a karşı Armageddon Savaşı’nı kazanmadıkça, Hz. İsa tekrar yeryüzüne dönmeyecektir. İsa’nın dönmesi için de savaşın çıkması ve kazanılması şarttır. Bu sebeple Evangelist Bush, Hz.İsa’nın yeryüzüne inmesi için (inancına göre) ortam hazırlamaktadır!
Yapılacağına inanılan Armegeddon Savaşı, Müslümanların İsrailoğullarına saldırmasıyla çıkacak olmasına inanıldığı için de, savaş kışkırtıcılığı sürmektedir. Katolik-Protestan Batı Hıristiyanlığı, Ortodoks Doğu (Rusya) Hıristiyanlığı ile birleşip, dini sebepler yüzünden işbirliği yaptığı kıyametçi Yahudilerle birlikte Müslümanları köşeye sıkıştırdıkça sıkıştırmakta, büyük savaşı başlatmaları için her şeyi yapmaktadırlar.
Putin, Kuzey Osetya katliamını, ´Rus halkına karşı açılmış savaş´ olarak niteledi. Tıpkı, Bush’un 11 Eylül 2001’i Amerika'ya yönelik bir saldırı diye tanımlaması gibi tanımladı. Bu ortak söylemin, ´uygar (yani Müslüman olmayan) dünyayı (yani Hıristiyanları) korumak için´ bir ortak eyleme dönüşmesi kimseyi şaşırtmamalıdır. Çünkü, Beslan katliamı sayesinde Bush (Katolik-Protestanlar) ile Putin (Ortodoks Hıristiyanlar), teröre, terör denilse de İslama karşı halklarını (-dinlerini) koruyan liderler ittifakında buluşmaktadır. ´Kaka´ çocuk dönemindeki Rusya, İslamın terör olarak anlatılmaya başladığı döneme (1990) kadar Batı’yla ´ideolojik zıtlık´ içinde olmalıydı, bu sebeple de, 1990 öncesi ´beraberlik´ içinde olmaları gerekmiyordu. O dönemde Müslümanlar için ´öcü´ görevini üstlenen Rusya, bugünkü ideolojiden arınmış yeni görevi ve başına seçilerek getirilmiş Putin’i ile, tehdit altındaki uygar (yani Hıristiyan) dünyayı korumak için Batı (Hıristiyan) ittifakı içinde yerini almaktadır. Zaten bu ortaklık, Rusya’nın dönüşümüyle (1990) başlamış, 11 Eylül “kendi vurgunları” ile de artmıştı. “Batı istihbarat kaynaklarına dayanılarak verilen haberlere göre, Başkan George W. Bush ile Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin arasında, New York ve Washington'u cehenneme çeviren terör eylemlerinden sonra toplam iki saati aşan telefon görüşmeleri gerçekleştirildi. Bunlardan biri bir saatten fazla sürdü. 23 Eylül'de gerçekleşen bu telefon görüşmesinden sonra ‘dünyanın değiştiği’ iddia ediliyor. İki devlet lideri arasındaki bu görüşmelerde, ‘İslamcı terör ile uzun sürecek amansız mücadele’ konusunda ‘sağlam’ bir ittifak oluşturu(lmuştu)...” [37]. Katolik-Protestan Batı Hıristiyanlığı, Ortodoks Doğu (Rusya) Hıristiyanlığı ile bu birleşmeleri yanında, dini sebepler yüzünden işbirliği yaptığı kıyametçi Yahudilerle de işbirliklerini sürdürmektedir. Kuzey Osetya eylemini gerçekleştirenlerin içinde Müslümanlar (!) bulunsa da, öncekiler gibi “ortak vurgunları” olan Kuzey Osetya baskınından sonra Rusya Dışişleri Bakanı Sergei Lavrov, İsrail Başbakanı Ariel Şaron’la, ´küresel İslami cihad´a karşı işbirliği konusunu görüşmek üzere İsrail’e gitmiştir [38]. Çünkü, Kippa ve Haç’ın, Hilal’e karşı mücadelesi kesintisiz sürmektedir.
İkiz kulelerin vurulmasına (11 Eylül 2001) kadar pek çok film yaparak, terörist denilince Müslümanlar anlaşılmasını sağlayan Hollywood, bu defa da, 12. yüzyılda Kudüs’ün hakimiyeti için Haçlılarla Müslümanlar arasındaki kanlı mücadeleyi ´Cennet Krallığı´ ismi ile sinemaya aktarmakta, son savaştan (Armageddon) sonra kurulacak ´Cennet Krallığı´ özlemini bugünden yansıtmaktadır. Normaldir, çünkü, ´insanlık tarihi´, ´İlahi olan´ ile ´olmayan´ın çatışması olarak yaşanmaktadır. Yok ekonomi imiş, yok petrol’muş, bunlar safların inanacağı laf-ı güzaf olmaktadır.
RUS AŞKI (!) : AVRASYACILIK YA DA
GOGOL’UN İZİNDE (I)
(16 Eylül 2004)
Yakın geçmişte MGK Genel Sekreteri Orgeneral Tuncer Kılınç, AB üyeliği yerine Rusya ve İran'ı önerdiğini düşündüren şeyler söylemişti (2002). Bugünlerdeki Başbakanlık Dış ilişkiler danışmanı sayın Davudoğlu da, Putin’in gerçekleşemeyen ziyareti öncesinde benzer şeyler söyledi: “'Putin'in Ankara ziyareti, Rusya-Türkiye arasında başlayan bu yeni işbirliği süreci sadece 2 ülke- Rusya-Türkiye adına değil, tüm dünyanın geleceği adına da önem taşıyor. Çünkü Rusya-Türkiye arasında geniş manada işbirliğini içeren bu stratejik ortaklığın KÜRESEL BOYUTU VAR…Rusya ve Türkiye küresel etkiler yaratacak bir stratejik ortaklığa doğru ilerliyorlar.” dedi [39]. Dahası, Türkiye-Rusya arasındaki bu yeni işbirliği süreci, dünyadaki tek kutuplu güç dengesi ve tek boyutlu politikaların geleceği adına da çok önemli deniyor.
Bunlar ve dahası deniyor da, ben olabileceğini düşünmüyorum. Benim gibi düşünenler de var. “…tekrarlıyorum, Amerika'dan bağımsız bir 'savunma paradigması' yaratabilirsek bunu sadece alkışlarız. Çünkü bunun gereğini bazıları gibi bugün keşfetmiş değiliz. Ancak, bunun olabileceğine zerre kadar inanmadığımızı da belirtmeliyiz. Onun için, 'Keşke olsa, ama nerede?' demek durumundayız.” [40]. Ama en azından şimdilik olamayacağını biliyoruz. Zaten, dünyada, Fransız ihtilali ile başlayan süreçle ortaya çıkan ´tek kutuplu´ bir güç var. Katolik-Protestan Hıristiyan-Yahudi egemenliği var. Bu güç, ABD dışişleri Bakanı Powel’ın tanımıyla, “bir Hıristiyan-Yahudi ülkesi olan ABD” eksenli sürmektedir. Bizim “1945’ten bu yana Ankara - Washington ilişkileri (miz ise), askeri (-siyasi) boyutludur.” [41]. Hal bu iken, Amerikan eksenli politikamızı kim nasıl değiştirebilecek? Yada değiştirilebilir mi? Rusya ve Türkiye’nin dünyayı değiştirebilecek büyüklük 'stratejik işbirliği' sürecine girmeleri sözkonusu olamayacağına göre de, o zaman neler oluyor? Yada Rusya ile Türkiye ilişkileri, ABD siyasetimiz (bağımlılığımız), BOP (GOKAP) doğrultusunda yeniden mi şekillendiriliyor?
Bir müddettir, Türkiye’nin genel menfaatleri açısından diyerek, birileri Rusya ile yakınlaşmamızı istemektedir. Üstelik, bir müddettir Rusya’da artarak süren terör eylemleri, ABD-Rusya ortaklığını gün yüzüne çıkarmışken bile bundan söz edilmektedir. Dahası, geçmişin ´antikoninist´leri yada ´komünistleri´ bunu istemektedir. Türk Rus yakınlaşması (!) için sağcılar; gelecekte yeni bir sürecin başlangıcını teşkil ediyor denirken (Şule Kılıçarslan: Avrasya Kültürel ve Toplumsal Gelişim Derneği Yönetim Kurulu Başkanı), bir eski solcumuz ise; “TÜRK dış politikası son dönemde önemli bir değişimden geçiyor. Daha önce sadece ABD eksenine oturan politikamız, dünyadaki herhangi bir gelişim karşısında alınacak tavra cevabı ‘acaba ABD ne der?’ sorusu ile bulurdu. ´Milliyetçilerin ‘gün bugündür´ sığlığında sarıldığı ‘Rusya’yı dışlama, Türki Cumhuriyetler ile kucaklaşma’ politikası maalesef bir süre devlet politikası oldu ve hem uyuyan devi yok sayma aymazlığına dönüştü.” denilmektedir [42].
Görebileceğimiz gibi de, yine bir ´kandırmaca´ vizyona girmiş bulunuyor. Sevimsiz Rus ayısı yerine, sevimli Putin (!) sahneye çıkartılmış bulunuyor. Gerçekleşmeyen ziyaret öncesi, ´Hoşgeldin Atatürk'ün mirası Türk Rus dostluk ve kardeşliği´ denilerek de, Atatürk istismarı da (Atatürk ve Lenin'in aynı ortak cephede emperyalizme karşı koydukları ileri sürülerek de) bu yapılıyor. Gorbaçev'le başlayan, Boris Yeltsin rejimi ile süren, sonuçları Rusların ezici çoğunluğu için facia niteliğinde olan bizdeki gibi ´reformlar´ ile ´Batılı´ya tamamen teslim edilen Rusya’yı, Putin ile sevmemiz isteniyor.
Peki de kim bu Putin? Rusya’yı, ABD eksenli politikalar doğrultusunda yeniden şekillendiren kişi. Haç sahibi bir Ortodoks: “…ailesi, genelde Putka olarak seslendikleri çocuklarını, Rus Ortodoks inancına göre vaftiz ettirmişti. Putin, inancını hiçbir zaman saklamadı. Halen bile annesi Maria Putina'nın kendisine bıraktığı haçı taktığı biliniyor [43]. Chicago Üniversitesi, Rusya uzmanı Richard Hellie göre, “Ortodoksluğu ihyaya çalışıyor.” [44]. Vladimir Putin için, “Bugün bile hakkındaki bilgilerin sınırlı…” deniyor [45]. “..ağzından bal damlıyor! Hele hele Başbakan Tayyip Erdoğan hakkında söyledikleri dikkat çekici: - Başbakanınız sözünün eri. Erdoğan'ın bu tavrı beni çok etkiledi. Doğrusu çok mutlu olduk. Ama kimse kusura bakmasın; Putin'in bu tavrının 'ABD patentli' diplomasi olduğunu düşünüyoruz!...Tayyip Erdoğan hakkındaki bu övücü sözleri niçin söylediğini merak ediyoruz!” da deniyor [46]. Oysa, merak edecek bir şey yok, uğraş aynı, ABD-İngiltere-İsrail üçgeninde geziniliyor.
Hal bu ama, geleneğinde, “Kuzudan post, Rus’dan dost olmaz (-gavurdan dost, itten post olmaz)” sözü olmasına rağmen de, insanımız yada saf Müslümanlar (!) yine kandırılıyor. Müslüman dünyasını saldıran ABD-İngiltere-İsrail şer üçgenine nispetle Putin; bir ilke imza atarak, İslam Ülkeleri Zirvesi'ne, Rusya’daki 30 milyonu aşkın Müslüman nüfusun temsilcisi olarak katılıyor. Ayrıca, İslam Ülkeleri Örgütü’ne gözlemci üye başvurusu yapan Putin, babası imam olan bir Tatar Müslüman General Raşid Nur Gomaroviç'i geçtiğimiz Ocak ayında 'bir süre için' İçişleri Bakanı olarak atıyor. Yani, Putin, Hıristiyan (Katolik-Protestan)-Yahudi vahşetine karşı Ortodoks Hıristiyan olarak Müslümanların ´hamiliği´ rolüne soyunmuş bulunuyor. Bir başka ifade ile de, geçmişte Rus zulmüne karşı ABD’yi tercih ettirilen insanımız, bu defa tam tersine olarak, ABD-İngiltere-İsrail zulmüne karşı Hıristiyan Ortodoks Rusları sevmesi için bir ´operasyona´ tabii tutulmuş bulunuyor.
Oysa, hatırlayıverin, Rusların, İkinci Dünya savaşı sonrasında Türk Boğazlarından üs talebi, Doğu Anadolu'dan toprak talepleri Türkiye’yi ABD’nin kucağına itmişti. Yada o talepler, o günlerin bir operasyonu idi. “…bizdeki egemen erk, Kore'de 'kan bedeli' ödeme pahasına olsa bile, ittifak üyesi olmamız için can atıyordu. Özetle, NATO üyeliğimiz ve bununla otomatik olarak gelen ABD ile askeri ilişkilerimiz, bize dışarıdan ve egemen erkimizin arzusunun hilafına yüklenmiş şeyler değildi.” [47]. Şimdi de aynı şey oluyor. Bu defa ki erk ile, yine dış bağlantılı hal sonucu yine bir operasyona tabii tutulmuş bulunuyoruz.
´Soğuk Savaş Dönemi´ denilen dönem bir yalan tanımlama idi. Soğuk Savaş Dönemi bitti deniyor, o da yalan. Olan, her iki dönemde de dünyanın yeniden düzenlenmesi işlemi oluyor. Soğuk Savaş Dönemi bitimi denilen dönem ile başlayan yeni süreçte, yaptırılan terör eylemlerine ´İslami´ bir görünüm verilmesi sağlanıyor, ´terör´ ile ´İslam´ özdeşleştiriliyor. Çünkü, ´Kıyametçi Hıristiyan´, ile Kıyametçi Yahudi´nin işbirliği, Üçüncü Milenyum’da (21’nci asırda) İslam dinini yok etmek istiyor. Bunun dışında söylenebilecek her şeye inanmak da saflık oluyor. “Silahlar nasıl bulunuyor, örgütler nasıl kuruluyor, milyarlarca dolar kimler tarafından, hangi amaçla kimlere ödeniyor? Bu soruların yanıtını sanırım Putin de bilir, Bush da...Biz ise, bize söylenenlere safça inanarak geçer gideriz.” [48]. Müslüman ise, saf olmaz, sadece saf olan Müslümanlar var. Soğuk Savaş yıllarında “Komünizme” yada “komünizme hayır”a kananlar, şimdilerde de, ´Rus aşkı´na kanıyorlar. Tamamen dinsel bir proje olan BOP (GOKAP)’un Huntington’lu boyutunun ´Avrasyacı´ bu tezgahına ve tam da bu dönemde piyasaya sürülen, yazar Alev Alatlı’nın ´Rusya aşkı´na (!) haftaya devam edeceğiz.
RUS AŞKI (!) : AVRASYACILIK YA DA
GOGOL’UN İZİNDE (II)
(23 Eylül 2004)
´Kıyametçi Hıristiyan-Yahudiler´in vurucu gücü ABD ile olan sorunların çözümü için, ´Türk-Rus ittifakı´, ´Avrasyacılık´ olarak savunulmaktadır. Bu yapılırken dikkat çeken şey ise, geçmişte birbirini kırıp geçiren (kendini) ´ülkücü´, ´sosyalist´, ´Atatürkçü´ yada şu bu olarak tanımlayan gençlerin önemli bir kısmının, “Avrasya Hareketi” içersinde birlikte hareket etmeleri olmaktadır. Yada geçmişte çarpıştırılan Türk milliyetçileri ve Rus milliyetçileri (!), ´Avrasyacılık´ adı altında bir araya getirilmiş bulunulmaktadır. Bir eski ´operasyon´, ters yüz edilerek yeniden vizyona sokulduğundan, yeni görev de bu olmaktadır.
Bilindiği gibi, Türkiye, Huntington’un ´Uygarlıkların Çatışması´ tezine göre, parçalanması yazgılanmış (!) bir ülke. Kaçınılmaz bölünme süreci de başlamış durumda. AB’nin, Türkiye’den, Kürt kimliğini yada etnik kültürlerin ortaya çıkartılması isteği de zaten bu. Batı denilen ´tek dişi kalmış´ canavara, her geçen gün bir parçamızı kaptırarak ülkeyi ayakta tutmayı akıllarınca diplomasi sananlar, ´kaçınılmaz sonu´ gördükleri için bu defa da, akıllarınca yeni ittifak arayışı, Türk-Rus işbirliği içersine girmiş bulunuyorlar. Ya gerçeği göremiyor yada yeni görevi almış bulunuyorlar. Hatırlayın, 50’li yıllardan 1990’lara kadar sonra Türkiye Rus’u; Rus da Türkiye’yi düşmanı olarak algılıyordu! Rus tarafında Türkiye, ABD’nin uydusu olarak görülüyor, Türk tarafında ise, Ruslara karşı ´Komünizme hayır´ nidaları yankılanıyordu. Ortada, tek bir emperyal olgu bulunuyordu ama, halklara, ´Kırk Satır mı, Kırk Katır mı (?)´ tercihi sunuluyordu. Aslında, her ikisi de ´tek elde´ bulunuyordu. İşte, ´o gizli el´, şimdilerde bizleri Avrasyacılık ile yeni bir ´operasyona´ tabii tutmuş bulunuyor. Hal bu olunca da, birileri yine birilerini, bilerek yada bilmeyerek kandırmak işine soyunmuş bulunuyor. Her dönemde saf birileri de bulunduğu için de, ´saflar´ operasyona farkında olmadan (iyi niyetle, bilgisizliklerinden) bulaşıyordu.
Soğuk Savaş Dönemi yıllarında iyi ´kaka (kötü) çocuk´ görevi verilen Rusya’ya karşı, ABD ´iyi çocuk´ rolünü üstlenmişti. 1990’larda Rusya’nın altının temizlenmesi (geçmişinden arındırılması) sonrası Rusya’ya ´temiz (iyi) çocuk´ rolü verilmesi ile, ´tersine rol´ değişimi yapılmış, 1990’lar sonrasının ´kaka çocuğu´ ise, ABD olmuştur. Bu defa, bu kötü çocuğun (ABD) altının temizlenmesi görevi, yeni iyi çocuğa (1990’lar sonrasının iyi çocuğu Rusya’ya) verilmiştir. İşte, bugünlerde bazı çevrelerde, ABD’ye karşı Ruslar ile ittifak kurulabileceği yada ABD tek süper güç olarak kaldı yalanı ile ortaya çıkartılan ´Avrasyacılık´ bu. Türkiye’de yıllarca Rus düşmanlığı yapanların, bugün Avrasyacılık adı altında Rusçuluk yapmasının komedisi de bu.
Rusya’nın Batı Katolik-Protestan Hıristiyanlığının ´din ortağı´, yani Ortodoks Hıristiyan olduğu, ´Kıyametçi Hıristiyanlık´ unsurlarının hepsinin doğal müttefikinin ise, ´Kıyametçi Yahudiler´ olduğu, her iki Kıyametçi unsurun ortak noktasının da, inançlarından gelen Altın Çağ (İslam dininin yokedilmesini öngören son savaş Armageden sonrası) özlemi olduğu ise, gözlerden kaçırılıyor.
´Altın Çağ´ özlemini kavuşturacağı düşünülen “Uygarlıklar Çatışması” doktrininin temelinde, 1993’te Foreign Affairs dergisinde yayımlanan makalesinden beri Samuel Huntington ismi marka olmuşsa da, ondan önce, 1990’da, İngiliz ajanı Bernard Lewis, “Uygarlıklar Çatışması”nı öne sürmüştü. Francis Fukuyama ise, 1989’da yazdığı makalenin üstüne, 1992’de çıkardığı kitapla, ´Tarihin sonu´nu ilan etmişti. ´Tarihin sonu´ misyonuna giden yolda ise, Sovyet Rusya İmparatorluğu’nun ´yeniden yapılandırılması´ gerekiyordu. İşte bu sebeple, Glasnost ve Perestroyka’yı ilân etme görevi alan Gorbaçov, Rusya sistemini temelini tamamen tersine çevirmiş; sonrasında görevlendirilen Yeltsin ise, tankların üstüne çıkartılarak Rusya’da asayiş (!) berkemâl hale getirilmişti. Oluşturulan yeni Rusya’nın yeni yüzü olarak da Putin sahneye sürüldü. Putin ile birlikte Rusya, Batı’nın fiilen ortağı oluyor, Batı Katolik-Protestan Hıristiyanlığı ile Doğu Ortodoks (Rusya) Hıristiyanlığı, ´tarihin sonu´ misyonunda birleştiriliyordu.
Rusya yeniden yapılandırılırken, ´tarihin sonu misyonu´nun uygulayıcıları ABD’li siyasi teorisyenlerde, misyona ulaşacak süreci başlatıyorlardı. “Berlin Duvarı ile birlikte Sovyet sistemi de çöktüğü (Rusya’ya yeni görev verileceği için işi bitirildiği) sırada, o zamanın ABD Savunma Bakanı Dick Cheney bir sipariş verir. Sipariş, yeni dönem, yeni dünya ve ABD'nin yeni rolü üstünedir. Dikkate alınan rapor, yaklaşım ve hedeflerin ardında esas olarak üç kişilik bir ekip vardır. Biri, bugünün meşhur Savunma Bakan Yardımcısı Paul Wolfowitz; biri yeni-muhafazakar kadronun etkili isimlerinden Lewis Libby; diğeri de Eric Edelman (halen ABD Anlara Büyükelçisi). Bu üç ismin de, köken bir yana, zihniyet bakımından ´İsrail sağı´na yakınlığını hiç önemsemesek bile...Tezleri önemlidir. Çünkü bugünü şekillendirmiş(lerdir)…” [49]. Başkan Bush dahil, kendilerini, ´tarihin sonu´ misyonunu yüklenmiş olarak gören (bilinen, bilinmeyen) bütün bu insanlar; Yahudiler açısından, Eski Ahit’te; Daniel’in haber verdiği ´Günlerin Sonu´ inancı ile; Hıristiyanlar açısından ise, Yeni Ahit’de; Yuhanna’nın Vahyi’nin 13’ncü bölümünde; Tanrı’nın krallığının gökten yeryüzüne inmesinden hemen önce Mesih’in (Yahudiler açısından Mesih, Hıristiyanlar açısından ise Tanrı İsa’nın) düşmanının (Şeytan dedikleri Müslümanların) yenik düşmesinin sözkonusu olacağı ´son savaş´ın (Armagedon) ardından yaşanacak ´Altın Çağ´ inancına sahiptirler. Buna ulaşabilmek için de, ´tarihin sonunun önündeki´ düşmanı, ´terör´ olarak ilan etmiş, ´İslami terör´ adı altında İslam dinini düşman olarak belirlemişlerdir. Bunu böyle algılayabilmemiz için de, bütün dehşetiyle 11 Eylül 2001 saldırıları gerçekleştirilmiş, bilahare İstanbul’da, İspanya’da, Kuzey Osetya’da (vb.) gerçekleştirilen vahşi eylemlerle de, bu düşüncenin kabul görmesi sağlanmıştır.
Ayrıca, ürettikleri Avrasyacılık ideolojisi ile, Ortodsoks (Rusya) Hıristiyanlığının, hem İslam ülkeleri nezdinde hem de ülkemizdeki İslamcı Demokratlar (AKP) ile bloku sağlanması hedeflenmiştır. Kafkasya ve Orta Asya'daki eski SSCB ülkelerinin büyük çoğunluğunun İslam ülkesi olduğu dikkate alınırsa da, Avrasyacılık projesi ile Avrasya coğrafyasında neden etkinlik kazanılmak istendiği de anlaşılabilmektedir.
Türkiye’de AB ve ABD emperyalizmine karşı direniş ideolojisi olarak lanse edilen Avrasyacılığın pek de hayırlı bir şey olmadığı ise, doğum yerinden bellidir. Bugünlerin ´Kaka çocuğu´ ABD’ye karşı ittifak olarak ileri sürülen Avrasyacılığın temeli, 16 Kasım 2001’de New York'da, Türkiye Cumhuriyeti Dışişleri Bakanı İsmail Cem ile Rusya Federasyonu Dışişleri Bakanı İgor İvanov’un imzaladığı “Türkiye Cumhuriyeti ile Rusya Federasyonu Arasında Avrasya İşbirliği Eylem Planı” başlıklı protokol ile atılmıştı. Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer ise, 28.05.2002’de, NATO-Rusya Konseyi Zirve Toplantısında yaptıkları konuşmada; “Bu coğrafyada yer alan Karadeniz, Balkanlar, Kafkaslar ve Orta Asya’da yapıcı ve yaratıcı işbirliği yalnız ülkelerimizin değil, tüm Avrupa-Atlantik (yani, Batı Hıristiyanlığı) alanının güvenliğine katkı sağlayacaktır diyordu. Aynı toplantıda ifade edilen, 11 Eylül sonrası ortaya çıkan tehdit, yani İslami terör (!), Avrasya bölgesinde birlikte hareket etmeyi (Avrasyacılığı) zorunlu kılmıştır açıklaması da, bu düşüncemizi doğrulamaktadır.
Avrasyacılığı bu şekilde, Ruslarla ´yapılması zorunlu işbirliği´ olarak ele aldığımızda, Yazar Alev Alatlı’nın, Gogol’ün İzinde dizisinin ilk kitabı olan ´Aydınlanma Değil Merhamet´’de yeşeren “Rus Aşkı (!)” da anlaşılır olmaktadır. Alev Alatlı, “Rusya’nın trajedisinin hemen her tezahürünün karşılığını kendi ruhumda bulduğumu, çığlıklarımızın karıştığını ifade etmeliyim…Meğer, Rusya, benim Türkiye kitabımmış da haberim yokmuş…Rusya’nın serüveninin Türkiye'nin sadece geçmişine değil geleceğine de ışık tuttuğunu” ifade etmesi de bu, aşkımızın nereye dayandığı açık bir şekilde ortaya koymaktadır. Alatlı’nın çıkacak diğer üç kitabından birinin, “İsa Mesih için Son Çağrı” ismi alacak olması ise, Tarihin sonunu belirleyenlerin, yani Kıyametçi Yahudilerin Mesih inancı ile Kıyametçi Hıristiyanların, Mesih-İsa 2010’lu yıllarda yeryüzünde olacak inançlarını hatırlatır niteliktedir. Aynı zamanda Türk-Rus Kültür Derneği Başkanı olan Alev Alatlı, Rus kültürünü ülkemize taşımak için çalışmalarını da sürdürmektedir. Buna benzer bir uğraşı daha önce, diyalog adı altında, din (ilahi) olmayan dinlerle din (ilahi-bozulmamış) olan İslamı aynı safa koyan bir Vakfın yöneticilerinden Mustafa Armağan açıklamıştı: “Avrasyacılık diye bir akım var. Ama bu akımdan Türkiye’de birkaç uzmanın dışında kimsenin haberi yok. Avrasyacılık tarihinin, bu akımın düşüncelerinin Türkiye'de tanınmasını da sağlıyoruz. Bir yandan Cemil Meriç'i tanıtırken, bir yandan da Ukrayna edebiyatını Türkiye'de tanıtmaya çalışıyoruz.” [50]. Daha doğrusu, milli olan ile olmayanla karıştırılıyor, ´milli kimlik´ kırılıyordu. Fakat, “Unutmayalım ki, 'Kişiliğini' ortaya koymayan insanları da, devletleri de, kimse 'Adam' yerine koymaz.” [51]. Zaten olan da bu olmaktadır.
DÖRDÜNCÜ BÖLÜM
Değişeceklerine değiştiriyorlar
BİR ÜLKE SAVAŞSIZ TESLİM ALINIYOR
(30 Eylül 2004)
Türkiye ile Avrupa Birliği (AB) arasında yaklaşık kırk yıldır devam eden süreç, AKP hükümetinin iktidara gelmesiyle birlikte inanılmaz bir gelişme gösterdi. “İroniye bakınız ki Türkiye'yi demokratikleşmede (yani, öz değerlerine yabancılaşmada) 'kritik eşiğe' getiren siyasi güç…bir tehlike, hatta bir tehdit olarak görülen ve gösterilen siyasi güç (AKP oldu)...Hem de…Batılılaşmanın öncülüğünü yapmış iki gücün, CHP ve ordunun muhalefetine karşın.” bu oluyor deniyor [52]. Aslında AB’ye karşı olan yok, millet (-din), kendi moral değerlerine sahip zannettiği (referansım İslamdır diyen) insanlar (AKP kadroları) tarafından değiştiriliyor, göz göre göre bir ülke (Türkiye) yokediliyor.
Meseleyi açık koyalım. Daha önce yazmıştık, AKP’nn iktidara gelmesi isteniyordu, getirildi. Bu yüzden, iktidara geldikleri ilk günlerden itibaren AB’ye üyelik yönünde şaşılacak derece olumlu adımlar atmaları tesadüf değil. Seçim öncesi Tayip Erdoğan’nın, AB Büyükelçilerine verdiği 9 maddelik taahhüt sonucu ortaya çıkartılan seçim ortamı (diğer partilerin tasfiyesi, kemal Derviş’in CHP’ye verilişi), halka AKP’yi seçtirtmişti. Yani, AKP, bir projeydi. ´İslam referansımdır´ diyen ama bunda samimi olmadıkları apaçık ortaya çıkan insanlar eliyle İslamın Protestanlaştırması gerekiyordu. Aynı zamanda, Türkiye Cumhuriyeti Devleti yokolacak, belki bir eyalet, yada hiç olmayacaktı, proje buydu. Vitrinde ise, Liberal-Muhafazakar bir kadro değil, irticacı denilen Muhafazakar-Mukaddesatçı zevat gerekiyordu. Dahası, kutsalcı bu zevatın beslendiği kaynak, Peygambere küfre bile sesine çıkarmayıp, hacısına hocasına bırakın küfrü, eleştiri yapılınca bile büyük gürültü çıkaran cahili (İslam dışı) bir toprak oluyordu. Sözkonusu bu kadro, cahili bir kültürden beslendiği için de, neye itaat ve sadakat etmesi gerektiğini bilmeden ´itaati´ ve ´sadakat´ gösteriyordu. Bu yüzden, “Erdoğan'ın çekirdek çevresi..Sadakat’a dayalı oluşturuldu… cemaat görüntüsü (de) korundu.” deniyordu [53]. Her şey tek adama dayalı sürüyordu. “Tek bir adam (Tayyip Erdoğan), kafasına estiğinde bir telefonla TBMM'de en hayati yasayı askıya aldırıyor, Türkiye'nin kaderiyle oynayabiliyor…Tek adamın bir telefonuyla Meclis'te parmaklar iniyor kalkıyor, en mantıksız kararlar alınıyor.” [54]. “Tercih Erdoğan'ın, kader bizim." oluyor [55].
Tabii ki de, dışarıdan alınan ´talimatlar´ başarıyla yerine getiriliyor. “Hiçbir şeyi kendi özgür irademizle yapamıyoruz…Onlar (AB-ABD) tak diye istiyor, biz şak diye yapıyoruz!…boynu eğik, emir kulu....olduk…” [56]. “Bir ülke ki…ABD ve AB’nin talimatlarıyla hareket ediyor.” [57]. Tabii ki de, buna vesile olanlar sadece Tayyip Erdoğan ve AKP’nin öncü kadroları değil. Tüm kurumlarımızla ´ilk hedefimiz AB (-ABD)´ denildiği için yolsuzluğumuz (!) sürüyor. Tüm önemli Anayasa ve yasa değişiklikleri ile, yönetmelik ve tüzüklerde yapılan yüzlerce ayıklama ve yeni düzenleme, tabii ki MGK’nın bilgisinde, AB istekleri doğrultusunda işlem görüyor. AB’nin Türk iç siyaseti üzerindeki etkisi (egemenliği) tartışmasız sürüyor. Bu yüzden, “AB’nin artık Türkiye’de egemenliğin en önemli paylaşıcısı, hatta yönlendiricisi olduğunu teslim etmek gerekir.” deniyor [58]. Son Anayasa değişikliği sırasında, “bu madde kadın - erkek eşitliğini sağlamaz” diyenlere Hükümetten, “AB şimdilik bunu istiyor, aynen çıkartmalıyız” denilmesi de, egemenliğin nerede olduğunu gösteriyor.
Önce, 6 Ekim’de Komisyon’un sunacağı ´İlerleme Raporu´, ardından Avrupa Parlamentosu’nun değerlendirmesi ve nihayet 17 Aralık’ta zirvenin (muhtemelen) ´tam üyelik´ müzakerelerine başlama kararını vermesiyle birlikte, Türkiye ile AB arasında son derece zorlu bir müzakere süreci yaşanacak. Verilecek ´talimatlar´ ağırlaştıkça ağırlaşacak. Yaşanmakta olan nişanlılık (!) döneminde sorunlar hayatımıza birebir yansımış değildi. 17 Aralık’tan sonra yaşanacak ´teslimiyet´ sürecinde, yani evlilik (!) hazırlıkları yapılıyorken, AB’leşme yoğunlaşacağı (kimlik bunalımı yaşayacağımız) için ciddi sorunlar yaşanacak. Çünkü, hiç kimse AB kurallarının dışında hareket edemeyecek. Donumuzun (!) karışacaklar, dininizi de istemeyecek.
Bu dönem için, “AB’nin hem ekonomik, hem sosyal - siyasi kuralları giderek Türkiye’nin geleceği açısından önem kazanıyor. Ülkenin toprak bütünlüğü ve Laik rejimi korumanın en önemli güvencesi artık…Kopenhag Kriterleridir. Rejimimiz(i), Genelkurmay’ın azarları değil, Brüksel’in tepkileri kollayıp koruyacaktır.” deniyor [59]. Yani, egemenlik el değiştirecek, AB’ye teslim edilecek demek isteniyor. Tabii ki de, hiç bir şey, Türkiye Cumhuriyeti Devleti ve bu ülkenin büyük çoğunluğunu oluşturan Müslümanlar için eskisi gibi olmayacak. Müslüman ´saf´ olmaz, Müslüman geçinen safların İslamı (!) o zaman doğacak! Dini yada milli bayramlar bitecek, AB bayramları başlayacak. ´Ne mutlu Türküm diyene´ yazıları dağdan taştan silinecek. Atatürk’e ihanet, asıl o zaman yaşanacak. AB’ye ´tam üye´ olsak da olmasak da, gün gelecek, o gün ortada ´Milli kimlik´ de olmayacak, Milli (ulus) Devlet de. Zaten o gün, AB’ye ´tam üye´ olup olmamamın da bir anlamı kalmayacak. Osmanlı da, 1838 Baltalimanı Anlaşmasıyla başlayan süreç, imparatorluğun parçalanmasının öyküsü olmuştur. 1940’lardan sonra ABD (-IMF) ile başlayıp, sonrasında (NATO-AET-) AB ile devam eden süreç ise, Türkiye Cumhuriyetin yokedilmesinin öyküsü olacak.
Hal bu iken, ´kendimiz´ olarak yaşamak da varken, batılılaşmak (varlığımızın, yokluğa dönüşmesi), ısrarla ve tek yol olarak dayatılıyor. AB (-ABD) isteklerinin yönetici sınıfınca sorgusuz sualsiz yerine getirilmesi ise sorgulanmıyor? Yada ´ortak devlet aklı´ buna neden dur demiyor? Türkiye’nin tüm kurumları yada siyaseti, ülkenin ve milletin varlığını tehdit eden bu gidişata neden dur demiyor? Bilmek hakkımız, neler oluyor!
Yıllarca AET (bugünlerdeki AB) için, ´ekonomik topluluktur´ diyerek halkı yanıltan Sn.Demirel, şimdilerde, “Avrupa Birliği’ni önemsediğini belirtiyor…Türkiye Cumhuriyeti projesi aslında bir Avrupa projesidir.” diyor [60]. Doç.Dr.Durmuş Hocaoğlu; “AB’ye girildiğinde T.C. Devleti diye bir devlet olmayacaktır. Dolayısıyla bu bir intihar ve ihanet projesidir.” diyor [61]. Başbakanın danışmanı, sürekli AB-ABD ağzından (!) konuşan gazeteci-milletvekili ise, AB için; “..katliamın, ülke ve din savaşının kötü mirasını gelecek nesillere devretmemek üzere kurulmuş bir projedir..” diyor [62]. Yaşanmakta olan gerçeği ise, emekli general-yazar ortaya koyuyor: “Bir yanda, dünyanın en zengin ve giderek de zenginleşen Hıristiyan ve Yahudi (Batı İmparatorluğu) halkı, diğer yanda fakir ve daha da fakirleşen Müslüman halk(lar). Bu açıkça, yakın zamanda ortaya atılan ve kamuoyunca -sözde-reddedilen, 'Medeniyetler Çatışması' ve 'Dinler Savaşı'dır…'Müslüman demek terörist demektir' söylemi, sadece Batılı Hıristiyan ve Yahudilerce söylenmekle kalmadı, bazı Müslümanlarca (!) da artık konuşulur hale geldi.” diyor [63]. Sürmekte olan bu savaşın eski savaşlardan farkı ise, savaşın, “savaş yapılmadan” kazanılıyor olması, ´yerli olmayan yerli´lerle müştereken sürdürülmesi oluyor.
AB’nin işbirlikçisi (!) bir gazeteci, “AKP’nin, belki de bizzat yöneticilerin gözünde bile, başkalarının amacına hizmet eden bir siyasi araca dönüşüp dönüşmediği sorusu gündeme geldi.” diyor [64]. AKP için, bir proje demiştik, hizmetleri durmaksızın sürüyor. Genel Başkanı Erdoğan’a, ´cesaret ödülü´ üstüne ´cesaret ödülü´ veriliyor. Sn.Erdoğan, daha önce ABD de, Yahudilerden ´cesaret ödülü´ almıştı. 3 Ekim’de Avrupa’da, bu defa Hıristiyanlardan ´cesaret ödülü´ alacak. Bu ödülü Erdoğan; insanlığın evrensel değerleriyle Müslümanlığın geleneksel değerlerini birleştirdiği ve cesaretli reform (!) adımları attığı için alacakmış. İslam Protestanlaştırılıyor, Türkiye Cumhuriyeti yolcu (!), gidiyor (!), ödüller de durmaksızın geliyor.
Ne ilgisi var demeyin, ilgisi var: “Tekneyle çıktığı dünya turuna mola veren armatör İhsan Kalkavan, kendisinin Nurcu, gezideki ortağı Cem Örter’in ateist olduğunu anlattı.…Ben en dalgalı denizde bile namazımı kazaya bırakmadım ama, her akşam masada Cem’e (ateist arkadaşı) şarabını ben sundum…Dünyadaki en büyük Atatürkçünün Hocaefendi olduğunun her türlü ispatını yaparım, kim varsa çıksın karşıma. Kafkasya’da okullar açılması planı tamamen Turgut Özal’ın stratejisidir.” buyurmuşlar [65]. Hadi size iyi ödüller, iyi şarab sunmalar da, aklımda iken söyleyeyim; Turgut Özal’ın ve Tayip Erdoğan’ın ´Hocalı´ dönemleri; ´ülkenin teslimiyeti´nin hızlandırıldığı, ´Müslüman kimliğin´ kırılmasının yaygın yaşanıldığı dönem olmaktadır, ben buradayım.
´BOP´ÇU TEFSİR, ´AB´Cİ TÜRBAN TAVSİYESİ
-BAŞÖRTÜSÜ GERÇEĞİ
(07.10.2004)
Diyanet İşleri Başkanı Prof.Dr.Ali Bardakoğlu, Çağdaş (!) Kur’an (Kur’an Yolu) Tefsiri’nin hazırlandığını, Başörtüsü yorumunun yeni tefsirde ´tavsiye´ niteliğinde yer aldığını açıkladı ama, yapılan ´resmi tefsir´in ve (ABD-AB’ci ismi ile) ´türban (İslamdaki ismi ile başörtüsü)´ yorumu´nun, yani, ´İslam’da reform´un, Yahudi-Hıristiyan İmparatorluğu’nun iki aktörü ABD ve AB’nin isteği olduğu ya da ´sistemin hizmetinde İslam´ demek olan ´Türk Müslümanlığı´ ürettiklerini söylemiyordu.
´Çağdaş tefsir´ ya da ´resmî tefsir´ ya da ´dinde reform´ ilk olarak; eski Diyanet İşleri Başkanı Sn.Mehmet Nuri Yılmaz açıklamalarıyla gündeme gelmişti. ´İslam’da reform´ yapılır, ´Çağdaş tefsir´ yazılır ve ´kadın meselesi´nde kadın geleneklerinden (mesela başörtüsünden) özgürleştirilirse ´Türk Müslümanlığı´ ortaya çıkar diye öngörüyordu [66]. Devletin resmî bir kurumunun başında bulunan Sayın Yılmaz, konu ile ilgili açıklama yaparken kendi adına değil, devletin, ABD ve AB süreciyle ilgili şekillenecek politikaları doğrultusunda konuşmuştu. Zaten, Nisan ayı (2000) tarihli toplantıda MGK; Diyanet’in çağdaş (!) Kur’an tefsiri hazırlamasını istemiş bulunuyordu [67]. Financial Times’e demeç veren Diyanet’ten sorumlu Devlet Bakanı Mehmet Aydın, İslam’ın reforma ihtiyacı olduğunu, Kuran'ın türbandan söz etmediğini vurguluyor, İslam’ın laik Türkiye'yi AB’nin dışında tutmak için bir neden olmaması gerektiğini söylüyordu [68]. Daha doğru bir ifade ile de, AB’de olabilmemiz için İslam’ın değişmesi, ´türban´ denilen ´başörtüsü´nün de ortadan kaldırılması gerekiyordu. BOP’un (-ABD), ülkemiz için belirlediği “Ilımlı İslam Devleti Modeli” önermesi ile, ´Müslüman kadın´ kimliğinin kırılması için yapılması gerekenleri her durumda önümüze şart olarak koyan AB’nin isteği oluyordu. Eski Başkan Sn.Mehmet N.Yılmaz’ın, Kur’an-ı Kerim’in yeniden yorumlanmasıyla (dinde reform ile) ilgili bir bildirisinde; “Yepyeni bir İslam mesajı ile dünyanın önüne çıkacağız. Türkiye bunu başarıp, İslam alemine model olacak.” demesi [69] bu oluyordu. Eski Başkandan bu hizmeti (!) de devralan şimdiki Diyanet İşleri Başkanı Ali Bardakoğlu ise, ABD’nin BOP çerçevesinde yeni bir din (Ilımlı İslam) oluşturma projesine katkıda bulunmak için Washington’da bir dizi toplantıya katılıyor; “Diyanet ´tek tip´ bir İslam fikrini desteklememekte, bir dizi çeşitlilik gösteren İslam anlayışını teşvik etmekte, ılımlı İslam (!) anlayışını istemektedir.” diyordu [70]. Bardakoğlu’nun ABD’de söyledikleri, Wolfowitz’in Türkiye’yi ´İslam devleti´ görme meramı ile birebir örtüşüyordu [71]. Çünkü, ABD ve AB, ´içi boşaltılmış´ bir ´din´ istiyordu, Kur’an Yolu isimli tefsir (Çağdaş Kur’an tefsiri) ve sözkonusu bu tefsirde yer alan ´tavsiye nitelikli başörtüsü yorumu´, bu öngörünün gereği, ´Türk Müslümanlığı´ olarak önümüze konuyordu.
Diyanetin İlahiyatçıları tarafından hazırlanan sözkonusu tefsirin, “Ilımlı İslam Oluşturma Projesi” gereği olduğu gerçeği bir tarafa; ´genel bilim dallarını´ bilmeyen bir ilahiyatçı (ya da bunun tersi olarak, Kur’an’ın ilahiyat bilgisine sahip olmayıp da, sadece genel bilim dallarını bilenler) Kur’an tefsiri yaparsa ya da ´genel İslam´ adına konuşursa eksik olur (çünkü, İlahiyat, Kur’an’ın pek çok bölümünden sadece bir bölümüdür). Bu düşünceme bir örnek olması için de, yeterli ilahiyat bilgisine sahip bir ilahiyatçı olarak da kabul edebileceğimiz Sn.Yaşar N. Öztürk Bey’i göstermek istiyorum. Sn.Öztürk; İngiliz teorik fizikçi S.Hawking’in; “gelecek bin yıllık süre içinde uzayda koloniler kurulamaması halinde, insanlığın bir Kıyamet günü virüsü ile yok olacağı” şeklindeki varsayımsal açıklamalarını (dağdaki bir çobanın bile buna benzer bir şekilde söyleyebileceği, -Sadece eti yenilmekle kalmayıp, sütünden ve derisinden de faydalanılan hayvanlar olmazsa, beslenme ve giyinme sorunu nedeniyle insanoğlunun yeryüzünde sonu gelir, bu yüzden insanoğlu uzayda yeni bir ekolojik ortam bulmalıdır- benzeri bir sözü) ´bilimsel´ zannedip, Hawking’in bütün sözlerinin Kur’an’da dayanakları olduğunu, Kıyamet alametlerinden Dabbet-ül-arz’ın da Hawking olduğuna inandığını açıklamıştır [72]. Hemen bütün ilahiyatçılar gibi, Kur’an’ın (-tabii ki de bilimin), Kıyametin ansızın gelecek olduğu ve ´alameti´ de olmayacağı bildirilerinden [73] bihaber olan Yaşar Bey’in; böyle bir hatayı yapmasının sebebi ise, ´genel bilim dalları´nı bilmiyor olması olmuştur.
İşte, Diyanetin yaptığı son tefsir de, ´genel bilim dalları´nı bilen insanlar tarafından yapılmadığı; ´Türk Müslümanlığı´ hurafesi, yani ABD’nin ´Ilımlı İslam´ ve AB’nin ´KADIN MESELERİ´nin çözümü için olunca da; ilahiyatçıların elinde ortaya çıkartılan bu ´yeni İslam´ anlayışında (dinde reformda), kadınların takmaları gereken ´başörtüsü´ için, Kur’an’da ´tavsiye´dir denilmiştir (varsayalım ki de, tavsiye; öyle bile olsa, yani, -Yapın- demek olan tavsiye, bir insanın değil, Allah’ın tavsiyesi olduğuna göre, emir niteliğinde ama, bu gerçek dikkatlerden kaçırılıyor, takmasanız da olur şekline dönüştürülüyor). Tabii ki de bu karar, Türkiye’ye yeni biçilen rol ve model olan Light İslam [74] yüzünden ortaya çıkıyordu. İslam ülkelerine “örnek model (!)” Türkiye’deki (-İslam’daki) bu çözüm (!), ´kadın meselesi´nin halledilmesinin gereği oluyordu. “Bundan 20 yıl önce o zaman Verheugen’in konumunda olan AB Komisyonu Dış İlişkilerden sorumlu üyesi Cheysson Türkiye’ye geliyor. Kendisiyle yaptığım röportajda Cheysson şöyle diyor: Kadını görünür (!) kılmadan…AB’de yer alamazsınız.” diyordu [75]. Müslüman kadını görünür (!) kılmak için de, ´Kur’an’daki başörtüsü´ne fiilen uzanılıyordu.
Genel bilim dallarını bilmeyen ilahiyatçıların ´sağlıklı´ tefsir yapamayacakları görüşümü, BOP’çu tefsirden çıkan, ´başörtüsü tavsiyedir´ önermesi de doğrulamaktadır. Başörtüsünün tarihselliğini daha ayrıntılı araştırıp yazacaktım ama, zorunluluk hasıl oldu, şimdi, genel hatları ile yazıyorum: Kadının ´başörtüsü´ takmasını sadece ´Kur’an’ın vahyi sonrası´ ile açıklamaya çalışanlar, hem bilimsel hem de dini cahilliklerini sergiliyorlar. Çünkü, “başörtüsü” takılması (-tesettür) emri, Hz.Muhammed (Sav) ile tebliğ edilen İslam’ın değil, Adem’den itibaren gelen tek tanrılı din olan İslam’ın emri, yani ´her peygamber´ döneminde yapılması istenilen bir emirdir. Tarihsel olan da budur, Kur’an’ın nazil olmasından en az 2100 yıl önce de bayanların Başörtüsü taktığıdır. “M.Ö.1500 yıllarında bir Asur Kralı, yaptığı bir kanunun kırkıncı maddesi ile evli ve dul kadınları da başlarını örtmeye mecbur etmiştir. Fakat kızlar, cariyeler ve sokak fahişelerinin örtünmesi yasak, örtünürlerse ceza var(dı).” denilmesinin [76] sebebi de bu olmaktadır. Söz ettiğimiz bu tarihten, yani, M.Ö.1500’den önceki tarihte de Başörtüsü takılıyordu. M.Ö.2000’lerde ya da çok daha önce yazılmış, Tanrısal bir öykü olarak nitelenen ve -Değiştirilemez Evrensel Hükümler- olan ´Me´lerin, Eridu’dan Uruk kentine aktarılışını anlatan ´İnanna ve Enki´ isimli Sümer mitinde; “Şugurra, -bozkırın tacı- diye bilinen Türbanı (Başörtüsünü) başına takan İnanna(dan)..” söz edilmesi [77], başörtüsünün tarihsel olduğunun göstergesidir. Sapık ideoloji sahiplerinin ´türban´ dediği Başörtüsü, Kur’an’dan önceki tarihin, yani ´genel İslam (-yani İnsanlık) tarihi´nin gerçeğidir. Örtünme, değiştirilemez evrensel bir hükümdür, yoksa POP (BOP)’çu ´tavsiye´ hiç değil…
İmdi; değişmesi gereken ´İslam´ değil, biziz. İslam’ın ´İlahiyat olarak anlaşılması´dır, sahip olduğumuz ´bilgi´dir. AKP MKYK’nın Başörtülü üyesi Ayşenur Kutluoğlu, “İstanbul’da gay ve lezbiyenlerin düzenlediği Uluslararası Film Festivali’ne Kültür ve Turizm Bakanlığı destek veriyor. Bu organizasyon hem partimiz, hem hükümetimizin amaçlarına programına, hem gelenek ve göreneklerimize aykırı. Nasıl olur da bakanlık bu festivali destekler?” demişler de [78], bilmeleri gereken şu; partileri bunları yaptıkça; yani İslam’ı Protestanlaştırdıkça yaşayacak, yoksa yaşamayacak!
ASIL ŞİMDİ GEREKİYOR…
(14.10.2004)
AKP Hükümeti’nçe hızlandırılan ´İkinci Batılılaşma (Tanzimat) Süreci´nden önce Osmanlı’da yaşanan ´Birinci Batılılaşma (Tanzimat) Süreci´, İmparatorluğun sonunu getirmişti. 1838’de imzalanan ´Baltalimanı Osmanlı-İngiliz Serbest Ticaret Antlaşması´, peşinden gelen ´Tanzimat Fermanı´, 1854’de yapılan ´ilk mali borçlanmalar-yabancı sermaye girişi´, derken; 1856 yılı ´Islahat Fermanı’na koyulan ilave hak ile, bugünlerdeki gibi o dönemde de gayri müslimlere ´mülk edinme´ hakkının tanınması ve sonrası yaşanan gelişmelerin hepsi birden, Osmanlının ´yıkılış öyküsü´ olmuştur. İsmet İnönü ile başlayıp, Celal Bayar, Turgut Özal, Tayyip Erdoğan’la hızlanan, ama, aradakilerle de katlanarak bugüne gelen ´İkinci Batılılaşma (Tanzimat) Süreci´miz ise, Türkiye’nin kuruluş felsefesinin, Atatürk’ümüzün kurduğu ´ulus devlet´ Türkiye Cumhuriyeti’nin yokoluşunun öyküsü olacaktır. Çünkü, “AB’ye girmek demek milli bağımsızlıktan, ay yıldızlı bayraktan vazgeçmek demektir. Şu andaki devletimizin kendi elimizle bitirilmesi demektir. AB’ye girildiğinde T.C. Devleti diye bir devlet olmayacaktır.” [79].
Hal bu iken, Türkiye'nin en kudretli kurumu olan MGK [80], AB (-ABD) hakkında ne düşünmektedir? Ya da MGK kanaatini açıkça bugün ortaya koymayacaksa ne zaman koyacaktır?
MGK, Yakın geçmişte, AB’den çok türban’ı (başörtüsünü) konuşmuş, hükümetlere ´kırmızı çizgi´ çizmiştir [81]. Peki de, ulus devletimizin yokedilmesi de demek olan AB’leşmeye neden bir silinmeyecek ´kırmızı çizgi´ yada bir ´ ince ayar´ çekilmemektedir? Yolda çeviren okuyucu soruyor, benimle cevap bekliyor.
MGK; AB ile ilişkili Kıbrıs referandumu sırasında sorumluluktan kaçarak topu hükümete atmıştı [82]. O günlerde İsmail Cem; MGK’nın sorumluluklarını yerine getirmediğini savunmuş, “'MGK…Görevinin sorumluluğundan kaçınmıştır. MGK'nın ve MGK'nın Başkanı Sayın Cumhurbaşkanı'nın, MGK tavsiyesine en fazla ihtiyaç duyulan Kıbrıs konusunda sorumluluklarını üstlenmemiş olmaları, o zaman ne için var oldukları sorusunu akla getirmiştir.” demişti [83]. O dönemde MGK, sorumluluğu hükümete atmış, Hükümet de, AB doğrultusunda olan ´evet´ oyu çıkması için halka baskı (!) yapmıştı. Peki de, Annan planına referandumda çıkartılan ´evet´ oyu ile, Türklerin AB (-ABD)’den kazanımı ne oldu?
Kıbrıs Türklerine uygulanan ambargo kalktı mı? Amborgoların kalkmaması üzerine, Kıbrıs’ın Erdoğan’ı denilebilecek kişi, Başbakanı Talat, “meydan da kendimi asayım mı” dediler de, lafta kalıyor tabii ki, oysa, gereği neyse o olmalı. Çünkü, o da Sn. Erdoğan gibi bugüne geleceğini ´bilmesi´ gerektiği halde, AB bayraktarlığı yapmıştır. O zaman, Kıbrıs’ta bugüne gelinmesinden sorumlu olanlar hesabını vermeli değil midir? Denktaş çırpınırken, AB için (!) ona hakaret eden, ´evet´ oyu çıkması için de gereğini yapan Başbakanımız Erdoğan’nın yada bugüne gelinmesine ses çıkartmayanların da sorumluluğu nerede? Yaptıkları hatalar (!) yetmezmiş gibi, Güney Kıbrıs’ı Gümrük Birliğine de kabul ettiler. Sürekli taviz veriyorlar ama, taviz alanların AB bayrağı iştahlılarından istekleri bitmiyor. Güney Kıbrıs Rum Yönetimi lideri Papadopulos, ´başbelamız´ AB için, bugünlerde, “veto kartı”nın ucunu göstererek, Türkiye’nin 17 Aralık’a kadar Rum yönetimini “Kıbrıs Cumhuriyeti” olarak tanımasını istiyor. Yunanistan Cumhurbaşkanı Stefanopulos ise, Türkiye, Patrikhanenin ekümenik statüsünü kabul etmeli diyor. AB Komisyonu’nun İlerleme Raporu ile önümüze konan ev ödevimizde ise, Apo denilen piyonlarına bağımsız bir mahkemede yeniden yargılama hakkının verilmesi, şiddet yada töre cinayetleri maskesi altında gelen, kadınlarımızın namus tanımlamalarının değişmesi, gayrimüslim toplulukların mülk edinmede önlerinin iyice açılması, Alevilerin, dini bir topluluk olarak kabul edilmesi, Heybeliada’daki Ruhban okulunun açılması, Kürt ve Alevilerin azınlık olarak tanınması (ve dahası) istekleri var.
Bütün bu ve dahası koşulların Türkiye’nin önüne konulacağı, daha koyulmadan belliydi. Peki de, bu nasıl ülke yönetimi? “Türkiye Cumhuriyeti böyle yönetilir mi? Boynumuzu adamların önüne uzatmışız, onların ‘anlayış göstermesini’ bekliyoruz...Ve ‘anlayış gösterdikleri’ için teşekkür ediyoruz! İnsaf...Ayıp...Utanalım...Yarın karşımıza yüzlerce konuda, hatta aynı konularla ve daha beter olanlarıyla gelecekler, bastırdıkça bastıracaklar. Biz bu teslimiyetçi tavrımızla onların hangi isteğine, karşımıza sürdükleri ve sürecekleri koşullara nasıl direneceğiz?” [84]. Bu nasıl bir devlet yönetimi? “…bu 'buyruklar' bağımsız bir devlete verilebilir mi? Adam seni hem davet ediyor, hem de bu davete gelmeden önce, hangi 'ev ödevlerini' tamamlamış olman gerektiğini ve geldiğin zaman neyi, nasıl konuşacağını ve neleri ise hiç konuşamayacağını 'buyuruyor.'” [85]. İyi de, kimin için bu anlayış sürdürülmektedir?
Türkiye Cumhuriyetini yönetenler, Ulus–Devletimizin egemen alanlarından birer birer nasıl vazgeçebiliyor, kendi tepelerindeki 'ortak irade'ye tabi olacak adımları nasıl ve kime sorup atıyorlar? Atatürk’ün Cumhuriyetinde bu vahim süreç (AB) yaşanırken, sanki hiç önemsizmiş gibi, Sn. Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer, TBMM’nin 22. dönem üçüncü yasama yılını açış konuşmasında, “…ister 'ılımlı', ister 'köktenci' olsun din devletiyle demokrasinin yan yana getirilemeyeceğini belirterek, "İrtica öncelikli tehdit olmayı sürdürüyor.” diyor [86]. İyi de, AB’nin ağababası olan ABD’nin, BOP’la öngördüğü “ılımlı İslam modeli”ne, bu ´tavizkar-bağımlı´ dış politikayla kim, ne kadar karşı koyabilecektir? Yada her neredeyse bu irtica, tehlike oluyor da, izlenen AB politikasının bizi ´ülkesizliğe sürüklemesi´ hali ´tehlike´ değil mi?
Üstelik biz biliyoruz ki, ABD’nin AKP hükümeti ile görmek istediği İslam, bizim inancımız olan İslam da değil, Protestanlaştırılmış İslam. “Bayar, Özal derken üçüncü halkayı Erdoğan gerçekleştirecek. Batı'da hep var olan ama 11 Eylül sonrasında yaygınlaşan İslam karşıtı uluslararası öfkeye karşı Türkiye'ye yeni bir rol ve model biçiliyor. Light İslam.” [87]. Yani, ´İslam´ değil, islamdışılık. O zaman, neden hala AB-ABD değil de, başörtüsü yada olmayan irtica tehlike oluyor! Ya da Light İslam (!) olunmasının istenmesinin ve de AB’nin ilerleme raporunda, bu ülkenin aleyhinde olabilecek her şey yer alıyorken, sadece ´başörtüsü sorunu´nun yer almamasının izahı bu mudur! Tabii ki, Light olmayan İslam görmek istemeyişleridir: “Batı’nın İslam karşısındaki hakiki duruşu, mahkeme kararlarıyla tesçil edilmeye başlanmıştır. İngiltere’de Hintli Sigh’lerin türbanları hiç sorun olmamışken, müslüman kız öğrencinin baş örtüsü sorun olmaktadır. Çünkü, o baş örtüsü ‘İslam’ markasını taşımaktadır. Sorun türbanda değil, İslam markasındadır.” [88]. İlahi ´tek din´ olan İslam’ın, dünyaya hükmeden Hıristiyan-Yahudi (Batı) İmparatorluğu için tehlike olmasıdır.
Bizim için tehlikeli olanı ise, (sivildeyken de olsa) Osman Özbek Paşa ortaya koymaktadır; “'AB raporu, Türkiye Cumhuriyeti’nin tasfiyesini hedefliyor. AB, İç Hizmet Kanunu’ndaki Türk Silahlı Kuvvetleri'nin Türk Milleti’ni iç ve dış tehditlere karşı korumasını ön gören maddelerini değiştirmek istiyor, Türk halkı bunu asla kabul etmez (diyor).” [89]. Fakat, sorun şu ki, asıl kabul etmemesi gerekenler ´sürekli taviz´ vererek ülkeyi yönetenler olmalıdır. Sürekli kandırılan halk ise, ne yapsın, kabul etmiyor zaten ama, halka rağmen halk idare ediliyor!
AB’nin yolu Diyarbakır’dan geçiyor diyecek kadar AB’ci, Eski Başbakan Sn.Mesut Yılmaz, ´AB ilerleme raporu´ için; kandırıldığımızı, (kendisi gibi Diyarbakır’ı önümüze koyan) Başbakan Erdoğan’ın Türk halkını kandırdığını öne sürüyor [90]. Bugünlerdeki AB, geçmişteki AET için, ısrarla ´ekonomik topluluktur´ diyen Sn.Demirel ise, şimdilerde, ´Siyasi bir projedir, Ekonomik proje olması daha sonra gelir´ diyor. 80 milyar dolarlık kaybımız olan, Tansu Hanımlı-Özal’lı Gümrük Birliği ile kandırıldığımız da yetmiyor, şimdi de ´AB üyeliği ile´ kandırılmamız sürüyor. Liderleri bu halde olan halktan ne yapması isteniyor, ´bin yıllık Anadolu´, savaşsız elden gidiyor. Asıl şimdi ´bin yıl sürecek savaş´ gerekiyor.
DOĞU KONFERANSI GİRİŞİMİ YA DA
YANARDAĞLA SERVİS!
(21.10.2004)
28 Şubat’lı günlerde idi sanırım. O dönemde Trabzon’umuzda, genel olarak ´sağcı´ ya da ´solcu´ olarak değerlendirilebilecek 6 arkadaşla ´sorumluluk´ paydası altında bir araya gelip, bir ´Düşünce Platformu´ oluşturmuştuk. Görüşlerimizi, yerel televizyonlarda programlar yapıp ya da programlara katılıp kamuoyu ile paylaşmaya ve de hareketimizi genişletmeye başladık. Birinci, sonrasında ikinci ´halka´ derken, katılanlardan biri ´çekirdek kadro´muzdaki bir arkadaşımızın keyfini kaçırınca, yapılanmamız önce durakladı, sonra da kendiliğinden ortadan kalktı. Keyfi kaçmayanlardan ´haznedar (!)´ meslektaşım, keyif kaçıran ile, bir de televizyon-programcısı hepsi birden ´liberal düşünce´ zenginliğinden beslenince (!), ´empati grubu´ oldular.
Duygudaşlık sözkonusu olunca da; Ali Bulaç, Fehmi Koru, Etyen Mahçuyan, Oral Çalışlar, Ömer Laçiner, Yılmaz Ensaroğlu, Hırant Dink, Mehmet Bekaroğlu (ve dahası) şehrimize konuk oldular! Cumhurbaşkanı Denktaş’a karşı Kıbrıs’ı AB’leştirmek (KKTC’yi ortadan kaldırmak!) için elinden geleni yapmasına rağmen, bugünlerde, -Ne yapmalıyım, meydanda kendimi mi asmalıyım diyen Kıbrıs Başbakanı Mehmet Ali Talat’ı Bey’i bile, Trabzon gördü! Bay Talat şehrimizde (s)empati görmedi ama; sağcı solcu olarak tanımlayabileceğimiz, Batılıdan aydınlanmalı (dolayısıyla insanoğlunun ´gerçek tarihsel kültürel model´inden, yani ´İnsanlığın –İslam-ın tarihsel kültürel modeli´nden bihaber olan) diğer zevat, ilgi gördüler cahiliyetten. Derken, Bay Talat’ı ve diğerlerini Trabzon’umuza taşıyan ´haznedar´ımızı, “Dünya düzeninin bir değer sistemi temelinde ve bu değerlere göre kurulmuş kurumların gözetiminde işlemesi güçsüzler için bir koruma mekanizmasıdır” diyebilecek kadar köleci bir zihniyet sergileyen [91] Başbakan danışmanı ´çelik gazeteci´ İstanbul’a alıyor. Ya da Trabzon’da görevi biten ´empati´, bu defa (Ankara-) İstanbul’a taşınıyor.
Bir farkla ki, Karadeniz kökenli ´empeti´mizin bu defa hem sözcüsü hem de ismi değişiyor. ´Milli Görüş´çülerin pek çok hatalarından biri (!) olan eski vekil Prof. Dr. Mehmet Bekaroğlu’nun temsilciliğinde, “Asya-Afrika Dayanışma Platformu ya da Doğu Konferansı Girişimi” ismi ile yeniden doğmuş, yürüyor. Empati için Trabzon’a taşınanlar ve ´hazinedar´ımız, hemen bütün ´duygudaşlar´ hepsi birden bir otobüste (!), ´yolculuklarını´ sürdürüyor. “Dindarı dinsizi, solcusu, milliyetçisi, Kürt'ü Ermeni’siyle çok farklı tellerden çalan 30 kişi bir otobüse doluşup Ortadoğu ülkelerini keşfe çıkıyorlar.” [92]. Geçmişte halklarını, şuculuk buculuk ya da İslam adına yanıltanlar, bu defa Ortadoğu’ya, İslam Coğrafyasına uzanmış bulunuyorlar! Eski davetiyelerindeki solculuk, sağcılık palavraları yerine bu defa yeni davetiyelerinde “İnsan Hakları, Özgürlük, Demokrasi” gibi ´laf salataları´ bulunuyor. Doğu ile ilgili bilgileri Batı dolayımıyla alan bu insanlar, Ortadoğulu halkların zaman içinde ortak hareket edebilmelerini sağlamak gibi [93], hiç de iyi olmayan bir amacı taşıyorlar. İnsanoğlunun tercihinin, iyi ve kötü arasında olduğunu bilmeyen Girişimci platformdan Laçiner’e göre, insanoğlu, her zaman sinme, savunma ya da silkinme arasında bir tercih hakkına sahipmiş. Tercihinin silkinme olduğunu bildiren Laçiner’in, “Benim tercihim silkinmeden yana; bu bölgenin (Ortadoğu’nun) insanlarını az çok yönlendirebilecek bir durumdaysak seçim hakkının bu doğrultuda kullanılmasını sağlamalıyız.” açıklaması da [94], farkında olsun ya da olmasın Doğu Konferansı Girişimcilerinin Doğu halklarını değiştirmeye talip olduklarını ortaya koyar niteliktedir. Ziyaret ettikleri Doğu’yu (halklarını) inançları gereği öldüren (emperyal) Batı’ya, yani ´Hıristiyan-Yahudi Batı İmparatorluğu´na karşı (anti-batı) olmamaları, Batı karşıtı bir girişim olmamaları da [95], bunu ortaya koyuyor. Bu durum, BOP’ça Türkiye’ye biçilen ´lider ülke´ rolüne çok uygun düşüyor. Doğu coğrafyasında Batı’ya teslim olmuş (Saddam gibi) liderler yeterli olmadığı için, ´halkların korunması-kollanması´ Clinton önermesi ´sivil yapılanma´lar ile sürüyor. 1960’lı yıllarda vizyona sokulan İşçi Sendikaları ile kontrol altına alınan Doğu’lu toplum katmanları, 1990’lı yıllarda STÖ yada sivil girişim denilen ´işbirlikçi yapılanmalar´ ile kontrol edilip, yönlendiriliyor.
Girişimcilerin temsilcisi Sn.Bekaroğlu; “Bizim de onların (Ortadoğulu halkların) da abarttığı bir şey var: Milliyetçilik. Milliyet unsurunu diğerlerine karşı üstünlük vesilesi saymak kendine güvensizliğin bir tezahürü. Bu milliyetçilik tezahürüne rağmen insanlar gördü ki ben burada mutlu olmak, refaha ermek istiyorsam bu Suriye’nin, İran’ın mutluluğu ile mümkün. Şunu kimse unutmamalı; Avrupa bugün tek devlete, siyasi ve kültürel birliğe böyle böyle varmıştır. Biz neden kendi entegrasyonumuzu kurmayalım?” diyor da, komediye bakın ki, kendileri, anadilinin Lazca olduğunu, TRT’nin Kürtçe yayın yapıp, Lazca yayın yapmamasından rencide olduklarını, Gürcüce ve diğer mahalli dilleri konuşanların da aynı durumda olduklarını söylüyor [96]. Bir anlamda, ülkemizde ayrışmaya yol açacak bir yapıyı savunmuş oluyor. İyi de, Bekaroğlu, Ortadoğu halklarının (hangi-nerede) entegrasyonunu isterken, ülkemizdeki halkların ayrışımını, yani bölünmeye gidebilecek yapılanmaları neden istiyor? Ya da anadilde yayın zorlamalarının, küresel terörizmin iki aktörü ABD-AB’nin ülkemizi parçalama amacı olduğu gerçeğini neden görmezlikten geliyor?
Ortadaki tabloya bakıldığı zaman, Doğu adına konuşan Girişimcilerin, geçmişin ´Didon´larından pek farklı olmadığı görülüyor. ´Didon´ tabiri, 1854-1856 Kırım Savaşı Ruslara karşı ittifak yaptığımız İngiliz ve Fransız askerlerinin İstanbul’a gelişi sonrası doğmuştu. Türkler’den alafrangalığa heves eden, Avrupai adetleri (Batı modelini) benimseyenler için kullanılmıştı [97]. Cumhuriyet Döneminde de görülen bu tip ´kimliği kırılmış´ insanlara, 1860’lı yıllarda ´Jöntürk´ deniyordu. Irak’taki ´işgal anlayışı´na değil de, işgale karşı çıkan Doğu Konferansı Girişimcileri de, Osmanlı’nın Didonlarına-Jöntürklerine benziyor. Bir farkla ki, Yeni Jöntürkler (bugün ki Didonlar), ülkesinden Batıya gidip de orada beslenip (!) tekrar ülkesine dönen geçmişteki Jöntürklerden (Didonlardan) farklı olarak, önce ülkelerinin halklarını ateşle (şuculuk buculukla) pişiriyor, sonra resetleniyor, yanardağla (İnsan Hakları, Özgürlük, Demokrasi) servis yapmak için bu defa Doğu seferine çıkıyorlar! Fakat, oradaki insanların kendilerine, “Bu bölgenin başkenti hâlâ İstanbul..” demiş olmaları [98], Girişimcilerin, Doğu’nun insanlarına yada kendi gerçeklerine ne kadar uzak olduklarını da ortaya koymaktadır.
Türkiye Buluşması sonuç bildirisinde görülebileceği gibi; ‘Doğulu’ları, kendilerini sorgulamaları gereken insanlar, Batıyı da Evrensel değerlerin mirasçısı olarak gören ´Doğu Konferansı Girişimi´, bana, Batı Cola’ya karşı (!) çıkartılan Doğu Cola gibi, “İçince Cola’nın Doğulusu’nu (Turcalı’sını) kalmaz Batılı’sı” masalı üretimi gibi görünüyor. Sayın Mehmet Bekaroğlu, -Bizimki dünyanın ihtiyaç duyduğu, yeni bir anlayıştır diyor da, yıllarca ´Batı´ solculuğunu yada sağcılığını yada İslamcılığını bilerek yada bilmeyerek yutanlar yada yutturanlar; yine bilerek yada bilmeyerek bu defa Ortadoğu’ya uzanıyor (!), oradaki insanları Doğu Cola’laştırmak (Turcalaştırmak) istiyorlar! Oysa, Doğu, Doğu’dur (medeniyet’tir), Batı da Batı (vahşi). Bu ikisi asla biraraya gelemez.
Zaten üçüncü bir şık da hiç olmayacak. Çünkü, Kıyamete kadar her şey ´çift´ olacak, Habil (iyi) ve Kabil (kötü) hep yaşayacak. Habil (Doğu) hep özgür (medeni) olarak anılacak, Kabil (Batı) ise, hep katil (vahşi) olarak hatırlanacak. Varlık İlkeleri’nde birleşmeyen her türlü girişim ise, cafe break (çay-sigara) toplantıları olarak kalacak. Hadi size iyi toplantılar…
BEŞİNCİ BÖLÜM
Bitmeyecek sürecek
MEDENİYETLER ÇATIŞMASI
NE ZAMAN BİTER!...
(28.10.2004)
Avrupamerkezci ´sahte tarih modeli´ anlayışı, insanoğlunun yeryüzünde görülmesi ile başlayan ve bugüne kadar gelen uygarlığı bir ´bütün´ olarak görmeyi reddeder. İşte, bu reddediş, Batı (Yahudi-Hıristiyan) Uygarlığı’nın Tarihi diye bir ´sahte tarih modeli´ne dönüştürülmüştür. Batı’da, 19’uncu yüzyılda icat edilen bu ´sahte model´in ´iki temel ayağı´ vardır. Bunlardan bir tanesi ´Eski Yunan miti´, diğeri ise ´Hıristiyan-Yahudi dinsel birlikteli´ğidir.
Eski Yunan mit’ine uzanan sürecin başlangıcında, 1840-1850’lerde Avrupa’da geliştirilen ´Ari Model´ vardır. Bu model ile, Hint-Avrupa dili konuşmanın ´uygar olma´nın ´ilk koşulu´ gibi algılanması sağlanmış, böyle olunca da bilim-sanat (vb.) gibi sahip olunması gereken hemen her şeyi Ari’lerin, Din gibi mistik şeyleri de Doğulu’ların oluşturduğu kabul edilir olmuştur. Sözkonusu bu model, 1880’e doğru ileri sürülen ´Hint-Avrupa Dil Ailesi´ fikri ile de desteklenmiş, Hint-Avrupa dil ailesinin oluşturulmasıyla da, ´Hint-Avrupalı´lar yada ´Ari´ler bir “ırk” olarak kabul edilmiştir. Böylelikle de, ´Avrupalı beyaz ırk´a dayalı bir ideoloji ortaya çıkmış, Avrupa’nın dışında kalan Doğulu’ların (Asyalıların-Afrikalıların) uygar (insan) olmadıkları düşüncesi de (zaten Hıristiyan inancında Müslümanlar şeytan olarak görüldüğü için) bu ´ırkçı´ ideolojinin temeli olmuştur.
Doğulu’ların (-Müslümanların) ´aşağı ırk-barbar´ olarak kabul edilmesinde Sigmund Freud, Charles Darwin, Ernest Haeckel, Friedrich Engels’in önemli rolü olmuş, Yabanıl Topluluk kavramı Karl Marx tarafından Türkler (Müslümanlar) için kullanılmıştır [99]. Müslümanlara olan bu düşmanlığın kökeni dinsel (Yeni Haçlı anlayışı), yani önce Balkanların, sonrasında Anadolu’nun, sonrasında da Kudüs’ün geri alınması amaçlı olduğu için “Avrupa ırkçıları, Balkanlardaki Türk (Müslüman Osmanlı) hakimiyetini doğadışı, aşağı bir ırkın üstün bir ırkı fethetmesi olarak görüyor ve bu yönetimin, 19’uncu yüzyılda başarısızlığa uğramaya mahkum olmasını öngörüyordu [100]. Ne yazık ki de, olan da bu oldu (Balkanlardan atıldık, yaşamakta olduğumuz AB-ABD süreci ile de sıra, Anadolu’dan atılmamıza gelmiştir).
Ondokuzuncu yüzyılda Avrupa’da doğan sözkonusu bu ırkçılıkla birlikte, Batı Uygarlığı’nın ´kökeni´ Eski Yunan’dır (Yunanistan’dır) efsanesi, ideolojik bir mit olarak ortaya atılmıştır. Uygarlığın beşiği Yunanistan’dır miti, ideolojik bir ihtiyaç olarak ortaya çıkmıştır [101]. Bu ihtiyaç yüzünden, ´sahte tarih modeli´ yazıcıları, kuzeyden gelen ´Ari Fethi modeli´ni bugünkü Yunanistan’a uygulamış, Kuzey’den gelen istilacıların Yunanistan’a girerek, oradaki kültüre baskın geldiği yalanını ileri sürmüşlerdir. Bunun sebebi, Avrupa’nın ´bebekliği (uygarlığın beşiği)´ olarak kabul edecekleri Yunanistan’ın, Ortadoğu medeniyetlerinden ´uygarlığı´ almamasının gerekliliği olmuştur. Eski Yunan miti’nin savunulurluğu için sadece bu da yetmeyeceğinden, Ortadoğu’da ortaya çıkmış bulunan uygarlıklara ait gelişmeleri ve ´alfabe´nin Fenike icadı olduğu gerçeğini de kabul etmemişlerdir. Bunun sebebi, bilimsel gelişmeleri Mısır, Mezopotamya ve Batı Anadolu’dan (İyonya’dan), alfabeyi Fenike’den çalacak olmalarıdır. Çaldıkları için de, Batı Uygarlığı’nın ve Alfabe’nin, Yunanistan’da doğduğunu iddia etmişlerdir. Yalana dayalı olarak ortaya çıkartılan Eski Yunan miti’nin, başlangıcının tarihi de M.Ö.700’ler kabul edilmiş, bu tarihten öncesi zaman için de ´Karanlık Çağ´ tanımlaması yapılmıştır. Buna paralel olarak da, bilimsel hiçbir değeri olmayan Çağlara dayalı bir ´sahte tarih´ anlayışı (Eski Yunan yalanının ortaya çıkmasından sonra da Sümerler yalanı) ileri sürülmüştür.
İşte, uydurulmuş bu ´sahte tarih modeli´ne göre konuşmayanlara itibar gösterilmediği için, herkes bu ´sahte model´e göre konuşmaya başlamış, bilimden, sanattan (vb.) konuşmaya başlayan hemen herkes, İslami hassasiyeti olsa bile, başka bir ´modeli´ olmadığı yada kendi modelinin farkında olmadığı için, konuşurken veya yazarken anlatımına, tarihte hiç yaşamamış olan Eski Yunan denilen uydurulmuş bir ulusla başlamaktadır (uydurulmuş, çünkü, sözkonusu bu insanlar, kendilerinden önce Ortadoğu’da gelişen bilgileri alıp, üzerine yeni bilgiler ilave eden Anadolu insanlarıdır ve bugün ki Yunanlılarla de en küçük bir irtibatları yoktur).
Oysa, uygarlığın Eski Yunan denilen insanlarla (ya da daha sonraları iddia edildiği gibi Sümerlerle) başladığı iddiası büyük bir ´yalan´dan başka bir şey değildir. Bu sebeple Günaltay, “Düne kadar tarihçiler tarafından bir hakikat olarak ileri sürülen Yunan mucizesi davası, bu yeni buluşlar karşısında, şimdi temelsiz kuru bir iddiadan başka bir kıymet taşımamaktadır.” demektedir [102]. Bugünkü Batı uygarlığı da, hiç bir biçimde sadece Avrupa'ya özgü bir uygarlık değildir. Ortaya çıkmasında, kendinden önce yaşamış Doğulu medeniyetlerin rolü vardır. “Tarihte bilinen bütün öteki kültürler gibi, başta Mısır'da ve Bereketli Hilal ülkelerinde (Filistin’den; Suriye, Güneydoğu Anadolu, Irak-İran Zağrosları bölgesine uzanan alan) ortaya çıkanlar olmak üzere, kendisinden önce gelen kültürlerin katkı ve etkileriyle gelişmiştir.” [103]. Bu sebeple ´insanlık medeniyeti´, Eski Yunan ve Roma’nın henüz birer kulübe topluluğu bile oluşturmadığı dönemlerde haşmetli imparatorluklar kuran Ortadoğulu toplumların eseri olmuştur.
Avrupamerkezci ´sahte tarih modeli´nin diğer temel ayağı olan Hıristiyan-Yahudi dinsel bileşeni ise, 19’uncu yüzyıl Avrupa’sının (Avrupalı Beyaz ırk’ın üstünlüğüne inanan) ırkçılarının, kendilerinin çocukluk (bebeklik) dönemi olarak gördükleri Eski Yunan Uygarlığı’nın (yani bugün ki Yunanlıların Batı uygarlığının kökeni olduğu iddialarının), Sami’lerin (yani, Ortadoğulu halkların) bir karışımı olması ihtimalini ortadan kaldırmak istemeleri yüzünden ´Hıristiyan-Yahudi´ bileşeninden Yahudileri, ´Eski Yunan-Roma´ mirasından geçici bir süre dışlamalarına sebep olmuşsa da, İkinci Dünya Savaşı’nda yaşanan Hitler ırkçılığının da getirdiği yıkımın gözönüne alınması sonucu, ´sahte tarih modeli´, ideolojik temeli’ni; üstün ırk yok, ´üstün kültür´ var, bu kültür de Yahudi-Hıristiyan Batı Uygarlığı’dır anlayışı üzerine oturtmuştur.
Yahudi ve Hıristiyanların tarihsel olan, 1789 Fransız İhtilali sonrası başlayan bu ideolojik birlikteliği, 19-20’nci yüzyılda ´Müslüman Osmanlı´yı yoketmiş, 1990 sonrası ise, ideolojik düşman temeline, siyasal İslam, radikal İslam, fundemantalizm yada terörizm kandırmacası ile bu defa ´İslam dini´ni oturtmuştur. Bu düşünce ifadesini ise, Samuel Huntington’un “Uygarlıklar Savaşı” teorisinde bulmuştur. Buna göre, Batı’lı Uygarlarla, Doğu’lu Uygar olmayanların (insan bile kabul edilmeyen Müslümanların) son savaşı (Armegedon) kaçınılmaz olacaktır. Oysa, kaçınılması gereken bir savaş zaten yoktur. Çünkü, bu savaş, 1789 Fransız İhtilali ile başlayan Yahudi-Hıristiyan ortaklığından sonra örtülü (sosyo-ekonomik/kültürel) veya örtüsüz (yerel çarpışmalar) şekilde hep süregelmiş, 2000’li yıllarda ise, BOP ile alenileşmiştir (artık örtüsüzdür).
Bu çatışmanın ´sönmesi´ için ise, insanoğlunun, ´gerçek tarihsel kültürel model´inin yeniden yaşanılır olması gerekir. Bu ise ancak, İslam’ın bilim, ´bilimin ise İslam´ olduğunun anlaşılmasıyla ortaya çıkabilecektir. Bu şekilde ortaya çıkacak ´İslam Medeniyet Güneşi´nin, ´yeniden´ üstün medeniyet olmasıyla ´medeniyetler çatışması´ sönecek, işte ancak o zaman yeryüzünde ´adalet´ hakim olup, zulüm de kaybolacaktır. Bu gerçeğe rağmen de, bilmemiz gereken şey, Kıyamete kadar her dönemde yeryüzünde, Habil ile, Kabil’in birlikte (-çatışarak da) yaşayacak olduğudur. Zaten, ´insanlık tarihi´ de, her dönemde ´medeniyetler çatışması´ olarak yaşanmış, Habil ve Kabil’den beri İslam (ilahi) olan ile Putperest (Kabil) olan (ilahi olmayan) hep çatışmıştır.
ALTINCI BÖLÜM
Asıl tehlike bizden üreticiler
BİR CUMHURİYETİMİZ (!) DAHA OLDU
(04.11.2004)
Başbakan Tayyip Erdoğan ve Dışişleri Bakanı Abdullah Gül, ´aday ülke´ Türkiye statüsünde Avrupa Anayasası'na imza attı. Avrupa Birliği'ne ´tüzel kişilik´ kazandıran bu anlaşma ile de, ´Avrupa Cumhuriyeti´nin temeli de atılmış oldu.
Sözkonusu bu ´2’nci Cumhuriyet´ ile birlikte yeni bir ´anayasa´mız, İstiklal Marşı’mız vardı ama, yeni bir ´marş´ımız, ´tek´ yıldızlı bayrağımız yerine ´12 yıldızlı´ yeni bir ´bayrağımız´, Türk parasını koruma kanunumuz da vardı ama, euro, ´resmi para birimimiz´, ´Ne Mutlu Türküm Diyene´ sloganımız da vardı ama, ´Farklılıkların Birliği´ yeni sloganımız oldu. Dahası, yeni ordumuz (!) ve istihbarat teşkilatımız (!), Başkanlık sistemimiz yok ama, bir ´Başkan´ımız olacak. Tabii ki de, her yıl 9 Mayıs günü ´Avrupa Günü´ olarak kutlanacağı için, bir de ´yeni bayram´ımız olacak.
Bütün bunlara sahip olacak olmamızı sağlayan anlaşma, ne yazık ki de, Cumhuriyet’imizin kuruluş günü olan 29 Ekim günü törenleri kutlanırken imzalandı. “Atatürk’ün ´Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir´ diyerek cumhuriyeti ilan etmesinin 81’inci yıldönümünde Başbakan Erdoğan, Roma’da Türkiye'nin üye olursa egemenlik haklarının bir bölümünü AB kurumlarına devretmesini öngören Avrupa Anayasası'na imza koy(du)..” [104]. Atatürkçüler nerede (?) diye sormanın anlamı yok, Atatürkçüler değil, ´Atatürk istismarcıları´ vardı ´2’nci Cumhuriyet´imiz (!) öncesinde.
Sahip olduğumuz ´Cumhuriyet´in tek bir tanımı var: “Milletin egemenliği kendi elinde tuttuğu ve bunu belirli süreler için seçtiği milletvekilleri aracılığı ile kullandığı devlet biçimi. Tanım bu kadar net...Sistemin özü, ´egemenlik hakkının, milletin seçtiği vekillerce kullanılması´na dayanıyor. Yani; bu rejimde padişahın ağzından çıkan söz kanun değil! Ya da; bir büyük devlet, ´süper güç´ olduğunu iddia ederek, bu toprakların bölünmesine çalışan terör örgütü için, ´Siz o işi bana bırakın, ben çözerim´ diyemez...Sorun neyse bunu; cumhuriyet meclisi ve bu meclisin içinden çıkan cumhuriyet hükümeti çözer...Hiçbir güç bu hakkı elimizden alamaz...Zaten aldığı zaman da; ortada cumhuriyet kalmaz! Kısacası cumhuriyet içi boş bir kavram değil; ulusumuzun bu topraklardaki egemenlik hakkının adıdır.” deniyor da [105], terör örgütü denilen ´maşa´ları alev ateş üzerimize gönderen ülkelere, ´egemenliğimizin´ ister bir kısmını devrettik deyin, isterseniz de ´ortak paylaşım´ deyiverin yada her ne derseniz deyiverin, Roma’da imzalanan anlaşma ile aziz milletimizin bu topraklardaki ´egemenlik hakkı´ devredilmektedir.
AB’yi savunan ´II.Tanzimatçı´ kafalardan biri, şaştık, korktuk (!) diyor, karanlık çağa (!) girdiğimizi de belirtiyor ama, bu sürece karşı çıkalım demiyor, ülkemizi idare edenlerin teslimiyetini ise, ´otomatik pilot´a benzetiyor: “Hüzünlenmenin ötesinde, tedirgin olduğumuzu da söyleyebiliriz. Çünkü aklın, hayalin alamayacağı karanlıktaki bir dehlizde yürüdüğümüz ortaya çıktı. Dehlizden kastımız; AB süreci. Karanlıktan ise, sadece kamuoyunun değil, Ankara'nın da bu süreçte otomatik pilotaja bağlanmış uçak izlenimi vermesi.” [106]. Kendimizi ´sağmal inek´ yerine ko(n)mamız da ancak bu kadar olur. AB’nin Türkiye İlerleme Raporu’nu tartıştık, ortada Türkçe resmi çevirisi yoktu. AB Anayasası’na imza atıyoruz, 4 bölüm, 450 madde ve yığınla ek’i var ama Türkçe çevirisi yok. “Biz AB'ye tam üyelikte bu kadar arzuluyuz ama kabul ettiğimiz anayasanın bir tercümesi yok…Koç, Sabancı üniversiteleri gibi anlı şanlı üniversiteler var. Devlet üniversiteleri var. Başbakanlık, Dışişleri Bakanlığı var. Brüksel'de AB Büyükelçiliği, Ankara’da AB Dairesi var. Hazirandan bu yana dört ay geçti. Başbakanımız, Dışişleri Bakanımız imza törenine gitti geldi. Şu anayasada ne var diyerek merak eden yok. Önemli olan anaysa değil, bize kapıyı aralasınlar…yeter.” [107]. Kıbrıs’ı AB’ye teslim eden Annan Planı’nda yapıldığı gibi, yine hiç okumadan, tartışmadan davul zurna ile ´egemenliğimizin devri´ yapılıyor, kabul ediyoruz. Avrupa Anayasası, Türkiye Cumhuriyeti için ne anlama geliyor (?) diyen ise, yok!
Oysa, AB’nin Anayasa’sının ´imza töreni´ için seçilen mekânlar ve kullanılan semboller, AB’nin, ´Hıristiyan Roma´nın yerine aldığını, ´Yeni Roma İmparatorluğu´ olduğu gerçeğini göz önüne koyuyor. Çünkü, 'Avrupa Cumhuriyeti Anayasası' sözü ´Latince´ yazılıyor, törenin yapıldığı tarihi salonun ismi de, Roma İmparatorluğu’nun en önemli hükümdarı Sezar’ın adını taşıyordu. Tören alanı olarak da, Eski Roma’nın siyasi ve dini merkezi (Papa 3. Paul tarafından kutsal mekân olarak yaptırılan meydan) Canpidoglio bölgesi seçilmişti. Sn.Tayyip Erdoğan, Papa X. Innocenzio’nun kollarını açmış şeklindeki heykelinin önüne yerleştirilen bir masada imza atıyor, töreninin ardından yaptığı açıklamada ise, “yeni AB Anayasası’nın medeniyetlerin uzlaştığı bir Avrupa yaratılmasına aracı olması beklentisinde olduğu” şeklindeki görüşü ile yaşanan gerçeklere ne kadar uzağında olduğunu ortaya koyuyordu. Dışişleri Bakanı Abdullah Gül ise, Avrupa Anayasası’nın ´din´ boyutunun, ´Avrupa'nın dini mirası´ olarak tanımlandığını, bu mirasın içinde Hıristiyanlık da, Müslümanlık da, Yahudilik de bulunduğunu söylüyordu. Fakat, Sayın Gül, AB anayasasında, ´Avrupa’nın dini mirası´ tanımlanması ile ifade edilenin, ´Yahudi-Hıristiyan kültürel mirası´ olduğunu ya bilmiyor yada bu mirasın içersinde ´Müslümanlığın´ olmadığını bile bile, Müslümanlar da bulunduğunu söyleyerek (eğer böyle ise) bizi kandırıyordu.
İslamcı teorisyen diye de tanımlanan, ama ´İslamın tarihsel kültürel model´ine göre değil de, ´Yahudi-Hıristiyan Batı Modeli´e göre (-aydınlanma, modernizm, postmodernizm gibi hurafe kavramlarla) yazıp konuşan (görüşlerini süzgeçten geçirmedikten sonra kabul edilmemesi gerekir diye düşündüğüm pek çok ´İslamcı yazar´dan biri olarak gördüğüm) Sn.Ali Bulaç ise, ´Cariye’nin Çocukları´ başlıklı yazısında, Sn.Erdoğan ve Gül’ün bilmediği (!) gerçeği ortaya koyuyor, Müslümanların, Yahudi-Kültürel mirasının dışında olduğunu, dini referansı ile yazıyordu. “Biz Müslümanlar Hz. İbrahim’in oğlu İsmail’den, İsrailoğulları diğer oğlu İshak’tandırlar. Yani amca çocuklarıyız. Ama annelerimizin farklı olması ciddi sorunlara yol açıyor. Ehl-i Kitap’ın gözünde İsmail’in annesi Hacer siyahi cariye olduğundan, bizler asil ve özgür bir kadın olan Sara’dan doğma Hz. İshak’ın çocukları ve torunlarıyla aynı asalete sahip değiliz: “Ve Sara, Mısırlı Hacar’ın İbrahim’e doğurmuş olduğu oğlunun güldüğünü gördü. Ve İbrahim’e dedi: ‘Bu cariyeyi ve oğlunu dışarı at; çünkü bu cariyenin oğlu benim oğlumla, İshak’la beraber mirasçı olmayacaktır’. Ve oğlundan dolayı bu şey İbrahim’in gözünde çok kötü göründü.´ (Tekvin, 21: 8-11.). Ortak dinî köken dolayısıyla Yeni Ahit’e göre de İsmail aynı durumdadır: (Galatyalılara, 4: 21-31.)…Bu, bizlerin eşit ortak olmamızı engelleyen önemli bir husustur.” diyordu” [108].
Hıristiyan-Yahudi Batı İmparatorluğu’nun (AB-ABD) ´ortak mirası´na, nasıl dahil olabileceğimize ise, AB’ci komser (!) Verheugen’in ağzından ortaya koyuyor: “Peki biz, bu ´ortak dini miras´a dahil olma ümidimizi ´Hıristiyanlık üzerinden mi´ koruyacağız? Hatırlanacağı üzere, 6 Ekim’de açıklanan ´İlerleme Raporu”na Avrupa’dan çok itirazlar geldi. Verheugen itirazları şöyle sıraladı: ´Ben, Türkiye’nin olası üyeliğine karşı yapılan itirazları biliyorum…yeterince Hıristiyan değilmiş …vs.” diyordu [109].
Müslümanları ´yeterince Hıristiyan´ görmek isteyen ´Yahudi-Hıristiyan projesi´nin bizde ´iki´ ayağı olduğuna; ´dini ayağı´nın, Hz.İsa’yı yeryüzüne ´hararetle´ bekleyen bazı Müslümanlar; ´siyasi ayağı´nın da, yakın geçmişte ´İslam referansım´dır diyenler olduğuna daha önce değinmiştik de, nasipse haftaya, işin ´köken´ini inip, kimlerin Müslümanları, ´Hıristiyan Müslüman´ yada ´Yahudi Müslüman´ olarak görmek istediğini yazacağız ama, bugün son sözümüz ´II.Tanzimatçılara´: Hadi size ´bol gavur´lu ´2’nci Cumhuriyet´ de, ben ´vatandaş´ım, ´kendi Cumhuriyetim yaşasın´ istiyorum, ama yaşatamıyorum! Ne güzel şey şu demokrasi (!), bayılıyorum ´halkın kendi kendini idaresi´ yalanına.
SAHTE İSLAM ´GERÇEK İSLAM´A KARŞI
(11.11.2004)
Geçen haftaki yazımızda, Müslümanları ´yeterince Hıristiyan´ görmek isteyen ´Yahudi-Hıristiyan projesi´ BOP (GOP)’un, İslam dünyası için ´model ülkesi´ Türkiye’de ´iki´ ayağı olduğunu; dini ayağı´nın, Hz.İsa’yı yeryüzüne ´hararetle´ bekleyen bazı Müslümanlar; ´siyasi ayağı´nın da, yakın geçmişte ´İslam referansım´dır diyenler olduğunu belirtmiş, bu hafta için de, konuya devam edeceğimizi söylemiştik.
Sözkonusu ettiğimiz ´iki ayağı´, CIA Türkiye uzmanı, Amerikalı ideolog Graham Fuller, önümüze koyuyor; “Bugün geniş bir destek bulan ve kendisini temkinli bir biçimde 'İslami geçmişe sahip' bir parti olarak niteleyen AKP, ülkenin muktediri haline geldi…Benzer şekilde Türkiye'deki en büyük halk hareketi konumundaki Nur hareketi de (ve hareketin Fethullah Gülen'e bağlı en büyük ve tanınmış kolu)…demokrasiye, hoşgörüye ve İslamiyet'in ahlaki ilkeleri üzerine temellenmiş sivil bir toplumun kurulmasına odaklanan, apolitik, büyük ölçüde hoşgörülü…bir İslam öneriyor. Hakikaten de bu iki önemli hareket…yeni bir seçkin tabakayı temsil ediyor.” diyordu [110]. Bu iki unsurdan ´dini ayağı (hoşgörülü islamı)´ bugün, ´siyasi ayağı´ ise haftaya yazacağız. Bunu yapmadan önce de, yaşadığımız hadiseleri tarihsel zeminine (kökenine) oturtarak başlayacağız.
İkinci Dünya Savaşı’nın hemen bitiminde, Daniel Bell’in öncülüğünde ortaya atılan “ideolojilerin sonu” tezi hayata geçirilmiş, 1989-90 Sovyet İmparatorluğunun yıkılışına, yani 20’nci yüzyılın son 10 yılına kadar da ´dünya düzeni´ olarak uygulanmıştır. Bu süreç bitirilince, bu defa yine Batılı ideologlarca geliştirilen bir ´yeni düzen´ daha sözkonusu oluyordu. 1990 Eylül’ünde İngiliz ajanı ideolog Bernard Lewis, “İslam, bizim Yahudi-Hıristiyan mirasımıza dünya ölçeğinde, reaksiyon göstermeye devam etmektedir diyor, ´uygarlıklar çatışması´ tezini, ´ilk´ o öne sürüyordu. Japon asıllı Amerikalı ideolojist Francis Fukuyama ise, 1989’da yazdığı makalesinin üstüne, 1992’de çıkardığı kitapla, ´Tarihin sonu´nu ilan ediyor, Batılı değer ve kurumların, yani Hıristiyanlığın, tıpkı koloniyal dönemde olduğu gibi Batılı olmayan halklara, yani geçmişte Latin ülkelerine yaptıkları gibi, bu defa Müslümanlara cazip hale (yani Bombalı demokrasi ile) getirileceğini öngörüyordu. “Batı için temel sorun İslamcı köktendincilik değil, bizzat İslam’dır.” diyen Huntington [111] ismi ise, ´Medeniyetler Çatışması (Hıristiyan-Yahudi Batı ile Doğu olan İslam çatışması)´ doktrininin temelinde marka oluyordu. Ortaya koyulan öngörüler ile de, 21’nci yy.da yaşanacak ´yeni dünya düzeni´nin çerçevesi çiziliyordu.
Bu ´yeni dünya düzeni´ ile Yahudi-Hıristiyan Batı, kendi ülkelerindeki Müslümanlar da dahil, İslam dünyasındaki Müslümanlara iki seçenek bırakıyordu: “Ya dön (şimdilik hıristiyangibileş), Ya öl” diyordu [112]. Batı’nın değerlerini halkı Müslüman olan ülkelerde tesis edecek proje olan BOP’un baş mankenliği teklifine toplumun balıklama atladığı ileri sürülse de [113], bu role soyunanlar, projenin ülkemizdeki ´dini´ ve de ´siyasi´ ayaklarındaki Müslümanlar oluyordu. Dini ayak tarafındakilerden, Fuller’in, ´hoşgörülü İslam (!)´ olarak tanımladığı taraftan biri, “..bundan sonra Müslümanlar eğer bu radikal akımları kendi içlerinde eritemezlerse, yeni bir demokratik usûle başvurulacak ve Bombalı Demokrasi dönemi başlayacak!” diyordu [114]. Asıl gerçek ise, Batının değerleri ve kurumlarını (Hıristiyanlığı) kabul etmeyenlerin üzerine ´bomba´ yağdırılacak olacağı oluyordu. Bugünlerde Felluce’yi kan gölüne çeviren vahşilerin yaptıkları da zaten bu oluyordu. Bu gerçeği görmek istemeyen ´hoşgörücüler´den birisi ise, terörü içimizde arıyor, “İslam dünyası en az 150 yıldır hasta yatağında ve terör de bütün bu hastalıkların sonuçlarından sadece biri.” diyordu [115]. Oysa, neredeyse bütün İslam dünyası ABD’nin kontrolü altındadır [116]. Onlarsız karar alınamadığı gibi, terör de onlarsız olmamaktadır. Bu gerçeğe rağmen, İslamda terör yok ama, İslamcı terör var, denilerek, İslama saldıranlara hizmet (hoşgörü) veriliyordu.
Dinler değil, ´din mensupları arasında´ insani boyutlu diyalog yapılabilir olsa da, dinler arası yapanların bu hizmetleri de, Hıristiyanlık açısından netice veriyor; “Eskiden Müslümanların kafasında, şimdikinden çok farklı bir papaz bir haham tipi ve onların inançları ile ilgili de negatif bir düşünce vardı. Şimdi…bunun yerini…onların da Cennete gideceğine inanan pozitif bir düşünce almaya başladı.” deniyordu [117]. Hoşgörüsüz Hıristiyanlığa, ´hoşgörülü İslamcılar´ın bir başka hizmeti ise, Kıyametçi Yahudilerin inançları gereği ´mutlaka yeryüzüne indirmek (!) zorunda oldukları´ İsa’nın (tekrar) dönüşüne (kendilerinin de) inanmaları sebebiyle verdikleri katkı oluyordu. Nasıl bir din (İslam) anlayışı ise, hoşgörücü (diyalogcu) Prof.Dr. Suat Yıldırım: “..Müslüman ve Hıristiyan ümmetlerinin, Hz. İsa’nın şahsiyeti etrafında bütünleşerek, hem kendilerini, hem de bütün insanlığı kurtarmaya yönelmeleri, hepimizin ideali olmalıdır.” diyebiliyordu [118]. Oysa ki, İslam akaidi açısından, Hz.İsa’nın gökten inişi iddialarına inanma mecburiyeti olmadığı gibi, zaten bu konudaki rivayetler de Kur’an’la sabit olmayıp, mütevatir hadislerle de teyid edilmiş değildir [119]. İslam literatüründeki bu konudaki üç görüşten biri de, Hz.İsa’nın yeryüzüne tekrar dönmeyeceği olduğu halde [120], bu gerçek de görmezlikten gelinip, “İnsanlık O’nu (Hz.İsa’yı) bekliyor” şeklindeki İslamdışı iddia, Aksiyon Dergisi’nin 08 Aralık 2003 tarihli sayısına kapak manşet oluyordu. Hocaefendi ise, derginin manşetinde verilen ´mesaj´ı değil de, elde pek çok resim olduğu için, İsa’nın resminin verilmesini gerekli bulmuyordu [121]. Kendilerinin, -“Çok kimse bugün -Hıristiyan Müslüman diyebileceğim çerçeve içinde mütalaa edilebilir.” [122] ifadesinde ve “kendilerine ´Müslüman İsevîler´ diyen insanlar çıkabiliyor.” açıklamasında [123] anlatılmak istenen, ´yarı o dinden, yarı bu dinden´ varlıklar (!), dinlerin (!) sentezini (sahtesini) ortaya koyarken, kökenini de, Huntington’un 1993’de ifade ettiği, “Din, insanlar arasında keskin ve dışlayıcı şekilde bir ayırım yapıyor. Bir insan yarı Fransız ve yarı Arap ve aynı anda iki ülkenin bile vatandaşı olabilir. Bundan daha zor olan şey, yarı Katolik ve yarı Müslüman olmaktır.” sözlerinde buluyordu. Dahası, Abdullah Aymaz Bey’in; 86 yıl yaşamış, hastalıklar da geçirmiş bir kadının; 130 yıl yaşadığını ve hiç hasta olmadığını ileri süren (gerçek dışı) yazısı ile ortaya konulan ´Evrensel Meyveş Ana´ hurafesi ile de, ´Türk (-Müslüman) Yahudi´ üretimi sergileniyordu [124].
Bir başka hizmet ise, İslam ülkeleri için ´model ülke´ görevi üstlenen Türkiye’ye biçilen ´Türk Müslümanlığı´nda sürüyor, “…tek alternatif Türkiye Müslümanlığı kaldı. Buna ‘Beyaz İslam’ diyebiliriz. Türkiye’nin bu kimliği ana unsur yapmasından başka seçeneği yok.” deniyordu [125]. Oysa, herkes bilir ki ´gerçek olan´ İslam, ´bir ve bütün´ olup, bölgeler ve ülkelere göre de değişmez. Buna rağmen, ´gerçek İslam´dan bölücülük (!) yapılıyor, İslam ülkelerine ´model´ olacak ´Türk Müslümanlığı´ üretiliyordu. ´Türk Müslümanlığı´ tartışmalarının, ´irtica´nın tam da birincil tehlike olarak ileri sürüdüğü 28 Şubat döneminde gündeme sokulması ise, Batı kaynaklı “Toplum Mühendisliği Projesi” olduğunu ortaya koyuyordu. İnsanımıza, demokrasiyi uhrevî ihtiyaçları da içine alacak şekilde geliştirmenin gereği (sentezi) üzerinde durulduğu da hatırlatıyordu ki [126], BOP (GOP)’un ´model ülkesi´ Türkiye’den, İlahi (gerçek) olan İslam ile, insani (bombacı) olan demokrasiyi birleştirmesi isteği de zaten bu oluyordu. Bu görev ´siyasi ayak´ AKP ile de yürütüyordu.
Bu konu haftaya da, hoşgörücü Ali Bulaç Bey, “Hıristiyanlığın teolojik ve tarihi telakkisi, başka dinden olanlara, Hıristiyan Kurtuluşu’nu kabul etmeleri dışında, yani Hıristiyanlığa rıza veya zorla dahil olmaları dışında başka bir seçenek bırakmaz…Batı konseptinin temel ideolojik ve hukuki/toplumsal parametrelerini kabul edenler korunmaya mazhar olur…” dediler de [127], korunmayı kabul etmeyenlere ne olacağını söylemediler! ´Beraber yürüdük biz bu yollarda´ şarkısını söylemenin tam sırası da, bombalar niye bizim başımıza düşüyor!
TAKİYYE DE KİME?
(18.11.2004)
ABD-AB’nin ya da Kıyametçi Yahudi-Hıristiyanların ülkemizde ´iki ayağı (destekçileri)´ bulunduğunu belirtmiş, bunlardan ´dini ayak´ höşgörücüleri geçen hafta yazmış, ´siyasi ayak´ olan AKP’yi, yani ´Tayyip Erdoğan ve diğerleri´ olan ´Eski Milli Görüşçü´leri ise, bu hafta yazacağımı söylemiştim. Bugün onu yapacağım.
Yıllar öncesinde, sendikacılık da yaptığım günlerde, Refahyol Hükümeti Bakanı Cevat Ayhan Bey’in (Bakanlığı bitiminde de olabilir), sevgili Şeref Malkoç Bey ile sendikamıza yaptıkları ziyarette, kendilerine, -Eğer Erbakan Hoca’yı görsem: -Etrafınızdaki bu kadar basiretsiz insana rağmen bugüne nasıl geldiniz (?) diye sormak isterdim demiştim. Sorumun arka planında ise, kamuoyunda ´İslami hassasiyet´ sahibi olarak tanınan insanların İslamdan ´bihaber´, aynı zamanda istismarcı insanlar da barındırdığını bilmemdi. Bu ´ölçüm´, bugün ki AKP’yi oluşturan kadrolar için zaten geçerli de, sorun şu ki, laikperestlerin AKP’nin öncü kadrosuna yönelttiği ´takiyye yapıyorlar´ iddiaları gerçeği yansıtıyor mu? Yada bu insanlar ´takiyye´ yapıyorlar ama, ´takiyye yaptıkları´ toplum katmanı geçmişte de kandırdıkları (istismar ettiklerini söyledikleri) insanlar mı?
Geçmişte, Milli Görüş içersinde bulunan, Tayyip Erdoğan’ın İl Başkanlığı ve Belediye Başkanlığı döneminde danışmanı olan bir vatandaş, Mehmet Metiner isimli şahıs, geçmişte kendisini adam yerine koymayanlar (!) tarafından bugünlerde önemseniyor, eski cahilliklerini (İslamdan bihaberliklerini) bugünlerde sergiledikçe de övüldükçe övülüyor. Metiner’in yürekli çıkışı deniyor, onu mutlaka okuyun, okuduktan sonra da bir teşekkür mesajı yollayın komedisi bile sergileniyor [128]. Okuyun tavsiyesi yapılan kitap, “Benimki laik bir dindi, adı Marksizm olan!’ diyerek, laiklik ile Marksizm’i özdeşleştiren Hasan Cemal’in [129] önerisi ve ´doğan grup´ destekli ortaya çıkmış bulunuyor [130]. Sözkonusu bu kitabı okuyup da adam olması (!) istenen insanlar ise, geçmişte ´istismar edilen´ insanlar (Müslümanlar) oluyor. Mehmet Metiner yada Eski Milli Görüşçüler ise, ya Milli Görüş içersinde oldukları dönemde de bilgisiz, hala da cahil olan (-yine istismar eden) insanlar yada Milli Görüş dönemlerinde de, bugünlerinde de ´takiyye´ yapıp (hangi mezhepten olduğunu yada ne olup olmadığını gizleyerek), İslami hassasiyeti olan insanları kandıran (yanıltan) insanlar oluyor. Peki de, hangisi?
Eski Milli Görüşçüler, geçmişlerinde AB düşmanı İslamcılar (!) olarak biliniyorlardı. Şimdilerde ise, ´İslamcı (Muhafazakar-Müslüman) demokrat´ modaları ve AB (ABD-) aşkları ile tanınıyorlar. İslam ile demokrasiyi sentez (!) yapmaları yetmiyor, (Yaşar Nuri Bey’in de ileri sürdüğü) Müslüman, Sosyal Demokrat’tır safsatası da kusuluyor. “Solun değerlerine ve insani taleplerine önem veren demokrat bir İslamcıyım ben. Bir dindarın pekala solcu olabileceğine, bir solcunun da pekala dindar olabileceğine inanıyorum.” deniyor [131]. İşte, bu noktada geçen haftaki yazımı hatırlayıverin: Hoşgörülü, Hocaefendili ´dini ayak´, bir insanın, aynı zamanda “hem Hıristiyan hem de Müslüman”, yani, “Hıristiyan Müslüman (Yarı Hıristiyan Yarı Müslüman)” olabileceğini ileri sürse de, bu iddianın kökeni Huntington’un görüşleri demiştim ya, ´siyasi ayak´ olan eski Milli Görüşçülerin yeni görevleri de (!) bu; bir Müslüman’ın, “hem Müslüman hem de Demokrat” olabileceği ´zehir´ini yaymak. Yani, ´dini´ ve ´siyasi´ ayakların yapmak istedikleri şu: İlahi olan İslam dini ile İlahi olmayan bugün ki Hıristiyanlık ve Yahudiliği ve de insani bile olmayan (bombacı) demokrasiyi (ideolojileri) ´sentez´ yapıp bir ´hilkat garibesi´ üretmek. Ya da geçmişte ´Ilımlı (hoşgörülü) İslam´ ve ´İslamcılık´la istismar ettikleri insanlara bu defa, ´Hıristiyan (-Musevi) Müslüman´ ve 'Muhafazakâr (Müslüman) Demokrat' dolmalarını yutturmak. Metiner’in, “..1995’te ben Erdoğan’ın danışmanı olduktan sonra Hıristiyan kulübü tarifinden Avrupa Birliği hedefine gelindi...Ben…İslamcı demokrat anlayışa sahibim…Hálá İslamcıyım. Ama demokrat bir İslamcı.” demesi de [132] zaten bu oluyor. İslamdışılık, istismar yapanlara karşı gibi görünen, ama olmayan insanlarla birlikte yürütülüyor. Bu yüzden, Türkiye’nin AB üyeliği, Müslümanlıkla demokrasinin çatışmaması olarak ifade ediliyor [133]. Tayyip Erdoğan ve diğerlerinin, geçmişlerini tamamen reddettikleri davranışlarının izahı için ise, ´takiyye´ deniyor.
Oysa, millete yutturulduğu gibi bir ´takiyye´ sözkonusu değil. Bir ´takiyye´ var ve sözkonusu bu istismar ´ötekiler´in (laik kesimin) kandırılması için değil, ´İslami hassasiyeti´ olan insanların, -Ben Müslümanım diyen insanlar tarafından bir kez daha istismarı şeklinde sürüyor. Metiner Efendi buna, ´Yeni İslamcılık´ diyor. “Yeni tarz İslamcılık, demokrasiyi temel kabul eder…Bu da İslamla demokrasinin yan yana gelmesidir.” diyor [134]. Oysa, ´İslamdışılık´ demesi gerekiyor. Metiner ayrıca; Erbakan’ın önderliğindeki Milli Nizam/Milli Selamet Partisi çizgisinde faaliyet gösteren Bülent Arınç, Abdullah Gül, Mehmet Ali Şahin, Tayyip Erdoğan gibi AK Parti’yi kuran insanların tamamına yakını kökten değişmiş bulunuyor diyor [135]. Değiştikleri söylenen bu insanlar, AB için yaptıkları ´Hıristiyan kulübü´ tarifinden ´AB aşkı´na (!) gelmiş bulunuyorlar. Sn.Bülent Arınç Bey, AB düşmanlığından, AB aşkına dönüşümü için; “Ben ateşli bir AB aleyhtarıydım. Ama bir hedefe doğru bir projeye doğru gitmek zorundasınız…Türkiye başka yere şu anda gidemez. Bu bir standart. Hukuk ve demokrasi standardı. Bunun içerisinde bireyin daha güçlenmesi söz konusu. Aşkımızın temelinde bu yatıyor.” diyor [136].
Peki de, ´Eski Milli Görüşçü´lerin bu ´yeni duruşları´nı, geçmişlerinde bilgisizdiler de, şimdi bilgilenince farklı düşüyorlar şeklinde mi açıklayacağız? Ya da, kısacık insan hayatında ´kök´ten bir değişme pek de sözkonusu olamayacağına göre, bu durumu başka nasıl izah edeceğiz? “Erdoğan’ın davranışı, İslami bir sözcük olan ve ‘yaşamsal bir tehlike karşısında dinini-mezhebini gizlemende günah yoktur’ anlamına gelen ‘takkiye’ ile ifade edildi. Şimdi geriye bakıp düşünüyorum, acaba Erdoğan kalben Batıcı idi de, Refah-Fazilet-Saadet hareketinde tasfiye olmamak için mi, İslamcı olarak davrandı. Yani, gizli emeli Türkiye’yi Batı medeniyetine taşımaktı, bunu erken açıklarsa önderliği ele geçiremeyecekti, onun için mi İslamcı gibi konuşup, müslümanlara takiyye yaptı? Neyse bu işin şakası.” deniyor da [137], belki de şaka değil, gerçekten ´takiyye´. Yani, ülkemizde ´İslami hassasiyeti´ olan insanlar, tıpkı geçmişte olduğu gibi yine, -Ben Müslümanım diyen insanlar vasıtasıyla istismarı sürüyor.
Bugün ki AKP’nin öncü kadrolarının ya da ´hoşgörülü´ Müslümanların (!), Batı’nın yaşam biçiminin, halkı Müslüman olan ülkelerde tesis edilmesi projesi olan BOP (GOP)’da, bilerek mi ya da bilmeden mi yer aldıklarının cevabını ise, (farkında olmadan olacak) hoşgörücülerden biri veriyor, “…ikide bir kalkıp ´dine dayalı milliyetçilik kırmızı çizgimizdir´, ´ekonominin ve paranın dini imanı olmaz´, ´biz siyasette kapıları dine kapattık´ demek, niyetleri bu olsun olmasın, İslam kelamı açısından ´dine müdahale´ anlamına gelir…Bu müdahalenin varacağı sonuç…İslam dinini özelleştirme -dini bütün toplumsal ve kamusal hükümlerinden arındırma-, izafileştirme -din dışı başka doğrulara göndermede bulunma- ve marjinalleştirme -dini ciddiye alanları küçük ideolojik hareketlere indirgeme- teşebbüsüdür.” diyor [138]. Yani, İslam dininin “sahte”si, ´Light İslam´ üretilmesi, İslamın Protestanlaştırılması gayretleri sürüyor. “Allah..sizinle din uğrunda savaşanları......dost edinmenizi yasaklar. Kim onlarla dost olursa işte zalimler onlardır.” Kur’an ayeti de (Mümtehine-9) zaten ortada, demek ki, ´kimi siyasiler´ ya da ´hoşgörücü´, yaptıklarını, ´bilerek´ yapıyor. Yaşanan hadiselere ABD-AB tarafından baktığımızda ise, Batı için ´İslam tehlikesi´nin, Türkiye topraklarında (-Ben müslümanım diyen insanlar eliyle) durdurulması da [139], zaten bu oluyor.
Türkiye’deki Müslümanların, -Ben Müslümanım diyen insanlar eliyle kandırıldıklarını, İslam için asıl tehlikenin, kimilerinin zannettiği gibi ´elin gavurları´ ya da ´28 Şubatlar´ değil, bu gerçek olduğunu ´tarihe not düşmek´ için yazdım.
FUTBOL TERÖRÜ DEĞİL ´KİMLİK KIRILMASI´
(25.11.2004)
Futbol… Kimileri için bir spor ya da bir eğlence …kimileri için ise basit bir zevk yada emperyal bir uyku ilacı oluyor. Tübingen Üniversitesi’nden Dietmar Mieth ise, “Spor dinin yerini tutuyor, bazen de dinin rakibi olabiliyor, insan, hayatında en yüksek değer olarak sporu görürse, o zaman spor onun dini olur.” diyordu (Aksiyon,16-22 Mayıs,1998). Bu son görüşe, bizde katılır, mesela, kendi takımı için: “En Büyük Trabzonspor (veya bilmem ne spor)” diye haykıran bir taraftarın, niyeti o olmasa da, yaptığı bu tezahürat şeklinin (eğer sahip olduğu din İslam dini ise), dininin, “Allahuekber (En Büyük Allah)” öngörüsünün yerini alıyor, bir ´yeni kutsal´ oluyor gibi geliyor bana da, geçiveriyorum, Beşiktaş-Çaykur Rizespor maçında fidan gibi bir gencin öldürülmesi hadisesinden hareketle bir tahlil yapmak istiyorum.
Cinayeti işleyen Fatih Sözüer ismindeki genç, “bana omuz attı, yumruklaştık, cebimden çıkardığım bıçağı 2 defa sapladım” diyordu. İşlediği kahrolası cinayetin açıklaması bu kadar basit (!) oluyordu. Basın içersindekilerden gelen açıklamalar da bundan fazla olmuyordu. “Beşiktaş Yönetimi’nin izlediği gerilim politikası acı bir olayla son buldu, 16 yaşındaki lise öğrencisi İnönü'de öldürüldü.” [140], “Sakın bana kimse bu basit bir adli olay demesin. Susmam, isyan ederim. Kime derseniz elbette Beşiktaş Başkanı Sayın Yıldırım Demirören derim ve eleştiririm; İşte tribün rüzgarını arkana alma uğruna bedava bilet dağıtmanın acı faturası bu.” [141] şeklindeki (benzer) açıklamalar, yaşanan hadiselere ne kadar uzak olunduğunu açık bir şekilde ortaya koyuyordu. ´Tribün terörü´ denilerek, yanlış teşhis konuluyor, yanlış tedavi de öneriliyordu. “Bu ne kindir, aynı takımı tutan taraftarlar neden birbirlerinin canına kast ederler; akıl, sır erdirmek mümkün değil...Beşiktaş İnönü Stadında işlenen bu cinayetin; sıradan bir ´adli olay´ olduğunu söyleyebilir misiniz? ´Bunun tribün terörü ile alâkası yoktur´ diyebilir misiniz? Diyemezsiniz...Üç büyük kulübümüzün değerli başkanları; sözüm size! Bugünden tezi yok; kafa kafaya verin ve stadlara musallat olan terörü önlemek için ortak bir ´eylem planı´ geliştirin.” deniyordu [142]. Statta işlenen cinayetin yada şu bu şehirde birbirini öldüresiye döven futbol taraftarlarının sergiledikleri tablonun, ´futbol terörü´ olmadığı görülemiyor, sahalardaki son öldürme olayında ölen de, öldüren de Beşiktaşlı ama, ´Futbol terörü&a



